Hep kötüdür aslında, yaptığı tek kötülük ardında bıraktığı
sevimsiz mirasçı olsa da. Ama kötülüğü bile gülünçtür, çünkü kendisi bile
inanmaz yaptığına, şaşkın şaşkın bakınır birinin kendisine ne olup bittiğini
anlatacağını umarak.
Kısa ve seri adımlarla ilerler, gövdesinin ima ettiğinin tam
tersine. Oysa ondan beklenen, her bastığı adımda yeri göğü inleten bir Hulusi
Kentmen olamasa da, en azından Hayati Hamzaoğlu’nun mağrur yürüyüşüdür. Yapamaz,
elinden gelmez böyle yürümek, elinde tabanca varken seksek oynayan çocuğun
afacanlığıyla seğirtir.
Hırpani giyindiği, berduş rolüne soyunduğu görülmüş değil,
çünkü inandırıcılık konusundaki kaypak duruşu o rollerde sırıtır. İyi de,
bundan şikâyet etmiş midir, hiç sanmıyorum.
Öfkelendikçe, sesi yükseldikçe, gözleri büyüdükçe
korkutuculuğu azalanlardan. Bu da oyunculuk elbette, pek de farkına varılamayan
bir tarz: Yaptığının ne denli kof, ne denli sıradan bir iş olduğunu, kendisinin bile
ciddiye almadığı işi izleyicinin hiç ciddiye almaması gerektiğini gözümüze
sokan bir tarz. Epik oyunculuğun arabı: rolü kanırtarak hiç düzeyine
indirgemek.
Elindeki avucundakini, hatta ölesiye kıskandığı metresini
bile kaptırır, neden denirse, Dimyat’a limuzinle gidenlerden.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder