27 Ocak 2011 Perşembe

ROBİNSON'A DAİR


Bir adaya çekilmek, çekilmek fiilinin içinde iki ayrı alt fiil daha barındırmaktadır: Bunlardan ilki, adaya çekilmeden önceki yaşamla bağını kopartmaktır, bu olumsuz fiildir. İkincisi, adada yeni bir yaşam biçimi/biçemi oluşturmaktır, bu da olumlu fiildir.

Bir adaya çekilmenin, bu alt fiillerden sadece birinden ibaret olması, dengesizlik durumudur: Eğer adaya çekilme önceki yaşamla bağını koparma fiilinden uzaklaşırsa, ana fiilden uzaklaşılır: Gerçekleştirilen bir ada tatili olur yalnızca.

Diğer yandan, adada yeni bir yaşam biçimi/biçemi oluşturulamayacak ise, fiil değişir: Gerçekleştirilen, sıra dışı bir intihar girişimi olur.
Bu denklem, adanın ıssız olması durumunda geçerlidir.

Muhasebeci Robinson’un her şeyi kayıt altına alan, denetleyemediği, hatta bilmedikleri karşısında dehşete düşen adalısına karşılık, keşif yapmaya bile üşenen, sadece gününü gün eden bir kazazede mümkün mü?

Robinson ve Cuma: Uygarlık getiren beyaz ve soylu vahşi. Cuma beyaz adamın bilgisinden bir dirhem almayı hak ettiği için soyludur: Pseudo-soylu! Diğer renkli ırkdaşları muhasebe defterinde anlamsız veriler oluşturdukları için yok edilirler. Velev ki, anlam ifade etsinler, örneğin köle olarak maddi getiri sağlama potansiyelleri söz konusu olsun; değil öldürülmek, bedensel yetilerine fazla zarar verilmeden denetim altına alınması gereken canlılar olurlar – fakat asla Cuma gibi soylu vahşi orununa yükselemeden!

Robinson’un muhasebe defteri, dinsel bir metindir. Tek başına yaşadığı yıllarda, Robinson şakirdinden yoksun, cemaatinden koparılmış bir İsa’dır. Cuma, tek başına da olsa, Robinson’un muhasebe dininin sahabesidir. Yaşamını kurtaran Robinson’un mucizesi önünde eğilir ve maddi zenginlik kavramına tapınmaya başlar. Bu dinin ibadeti, biriktirmek, ufacık nesneleri işleyerek onları mamul hale getirmek ve mutlaka kayıt altında tutmaktır.

Robinson ne eski yaşamıyla bağlarını keser ne de adada yeni bir yaşam biçimi/biçemi kurar. Yaptığı, muhasebe dininin yalvacı olarak adayı bir misyonerlik beldesi olarak kazanmaktır. Robinson elçidir, gönüllü müjdecidir, London’un deyimiyle “kaçınılmaz beyaz adam” olarak adayı kolonileştiricidir.

Robinson doğal olanı denetim altına alır: Cuma dahil. Denetim altına alma işleminde en büyük yardımcısı bilgidir, doğal olana hakim olduğu varsayılan bilimsel bilgi. Doğanın içinde değil, doğanın üzerinde bir var oluşu imleyen bilgi. Uyum sağlayan değil denetleyen bir bilgi: Bir savaş gereci, belki de nedeni. Cuma’nın bilgisini önemsizleştiren, geçersizleştiren bir bilgi hiyerarşisi.

24 Ocak 2011 Pazartesi

PRAG YAZILARI - 3

7.
foto: Hicran Gündoğdu
Heykel siyah. İçi boş devcileyin bir elbisenin üstünde küçük bir Kafka sureti oturuyor. Dev heykel yürüyüş halinde, küçük Kafka sureti ona yol gösterircesine sol işaret parmağını ileri uzatmış.
Heykelin sırtı, İspanyol Sinagogu’na dönük, yüzü Prag’ın eski mahallelerine bakıyor. Sanki Max Brod’un yorumunun tam tersi, handiyse laik bir Kafka!
Kafka’nın gövdesinin hastalıkla eriyen halini düşününce, gövde-zihin zıtlığından ötede bir anlam kazanıyor heykel. Bu gövde Kafka’nınki olamaz çünkü, o upuzun boyuna karşın yaşamının hiçbir döneminde böyle kunt bir gövdeye sahip olamadı Kafka. Heykeltıraşın bir ironisi olduğu, buradan belli.
Soru: Kafka’nın sırtına bindiği gövde, kendi istemi dışında büyüyen ünü olamaz mı? Ortaklaşa yaratılmış bir Golem’in sırtında giden, ona yol göstermeye çabalayan bir Kafka.
Nedir, Kafka’nın yüzü hiç de çaba harcar gibi değildir. Veremden ölmek üzere olduğu son günlerinde çektirdiği fotoğraflar hariç, hep müstehzi bir bakışla suretini kaydeden makineye gülümseyen adamla ilgisiz, nerdeyse lakayt bir ifade heykelinki.

8.
Bir katedralin bahçesine gömülmüş insanlar: Diğerlerinden farklılar. Bu mezarlıktakiler o topluluğun kabullendiği, adları gibi ölü gövdelerini de diğerlerinden ayrı tuttuğu kişiler. Kimisi anıtmezar boyutunda, pek çoğu heykel sanatının özenilesi örnekleriyle süslü. Dvorjak ve Smetana bu mezarlıkta gömülüler.
foto: yekta majiskül
Dvorjak sırtını duvara vermiş. “Ben büyük adamım!” diye bağıran bir heykel oturmuş mezarın üzerine. Heykele yaklaşmak, dokunmak handiyse olanaksız; ardı gibi önü de güvende: Konukların yaklaşmasını önleyen parmaklıklarla çevrelenmiş.
Dvorjak, ölümlülerden uzakta, ölümsüzlüğünü ilan ederek bakıyor dünyaya.
foto: yekta majiskül
Smetana’nın mezarı daha yalın. Diğer mezarlarla yanaşık düzende, sade bir siyah taş. Nedir, o mezarın önü de bayram yeri gibi: Çiçekler, rengârenk çiçekler. Şaşılası olan şu: Bir nehrin akışını notalara döken adam, nehre hakim bir tepede fakat nehri göremeden yatıyor.

9.
Vltava, Smetana’nın ezgileriyle Karl Köprüsü’nün altından akarken, köprü üzerindeki heykellere bakmak. Prag’ı ilk kez gören biri için şaşırtıcı bir deneyim: Kentin ikonografisinin en önemli yapıtaşlarından biri.
Ya Kafka için?

foto: yekta majiskül
İçine doğduğu şehirde, çocukluğunu yaşadığı evlere yürüme uzaklığında bir köprü. Yargı öyküsünde, Hans Bendemann’ın intihar ettiği yer.
Şimdilerde, Prag’a yeniden gelmeyi dilemek için ellene ellene parlamış aziz heykellerinin sergilendiği bir açık hava müzesidir Karl Köprüsü. Hıristiyan azizlerinin heykelleri, Kafka için ne ifade ediyordu? Bu heykelleri yaşadığı kültür dünyasının bileşenleri olarak algılayıp içselleştirmiş miydi, yoksa bir Yahudi olarak söz konusu heykellere kayıtsız mı kalmıştı?
Köprüde, kale yönündeki ilk heykellerden biri: Orta Avrupa’ya korku salan, korkuyu uzak tutmak için gülünçleştirilen, karikatürleştirilen bir Türk figürü. Rilke, Türklerle ilgili ilk imgelerini ancak ilerleyen yıllarda, Prag’ı terk edip Avrupa gezgini olduktan sonra kullanır şiirlerinde. Kafka’da ise, Türk imgesi yok gibidir – onun için Doğulu, Asyalı olan Çinlilerdir.
XIX. yüzyıl bitip XX. yüzyıl başlarken, hasta adam Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun müstakbel kader ortağıdır, artık korku kaynağı olmaktan uzaktır. Orta Avrupalı yazarların düş gücü için harekete geçirici olmaktan uzaktır Türkler. O heykel, eski günleri anımsatan, belki yalnızca tarihçilerin varlık nedenini bildiği bir masaldır.

foto: yekta majiskül
Bu masalın az ötesinde, Avrupa’da en tanınan Türk şairi oturup köprüyü seyretmiştir. Toplumcu gerçekçiliğin dekadans yazarı olarak mahkûm ettiği Kafka’yı okumuş mudur Nâzım Hikmet, okuduysa ne düşünmüştür hakkında? Prag’da yaşadığı dönemden on yıl sonra, kendisi köprüyü seyrettiği sırada Budapeşte’yi ezen tankların Prag sokaklarında dolaşacağını sezebilmiş midir?

10.
Praglı ama yurtsuz bir yazar: Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vatandaşı iken de, Çekoslovakya Cumhuriyeti vatandaşı iken de azınlık: Her iki dönemde de ötekileşen etnik gruptan biri.
Aynı zamanda yersiz: Kendi etnik grubunun dilini konuşamayan, başka bir dilde yazan, ömrünün son döneminde kendi etnik grubuna dahil olmaya çalışan bir adam.
Tek amacı sınıf atlamak olan, bu amaca ulaşmak için niteliğe değil niceliğe yatırım yapan bir babanın seçimlerini izler Kafka: Yahudi mahallesinin sınırlarında gezinen evler, hiçbir yere ait olmama duygusunu besleyen bir eğitim, her anlamda kendisinin olmayan bir dilde yazmaya alışan bir el.
Rilke Almancadan, Beckett İngilizceden Fransızcaya geçmiştir. Her ikisi de evlerini terk etmiş, yeni bir dilde ikamet etmeyi kabul etmişlerdir. Kafka kendi yurdunda iken yabancı dilde yazmıştır.

foto: yekta majiskül
Milena, Kafka’nın sadece aşkı değil, metinlerinin Çek diline çevirmenidir de; Kafka’yı yaşadığı ülkenin dilinde okunur kılan kadın.
Tarihin şakacılığı: Kafka’nın yazdığı her mekân Alman dilinden adlar taşırdı, henüz Kafka hayattayken adlar Çek dilinde yazılmaya başlandı.

22 Ocak 2011 Cumartesi

PRAG YAZILARI - 2

4.
Kafka’nın evlerinden sadece biri nehri görür. Nedir, evlerinden tek yıkılan, zamanın dışına düşen de bu evdir. Bu nedenle, Kafka’nın evin hangi katında, hangi odasında kaldığını bulmak da güçtür – belki de, o evde bile nehri görememektedir Kafka.
Bu ev şu anda ruhsuz, XX. yüzyıl ortalarının işlevsel ama gösterişli de olmasına çabalanan otel binalarından biri. Çevresindeki XIX. yüzyıl binaları ile gülünesi (yoksa tam tersi mi?) bir zıtlık oluşturan akran binalarının amirali gibi bakıyor nehre. Aslında buradan nehrin göründüğü nokta, Vltava’nın dirsek yaptığı, eski şehri selamladıktan sonra son bir kez dönüp baktığı yer.

foto: Hicran Gündoğdu

Çocukluk evi Minutta Haus, handiyse saat kulesinin yanındadır. Doğduğu ev ve çocukluğunu geçirdiği iki ev, saatin seslerini işitebileceği yakınlıktadır. Okullarından biri saatin tam karşısındadır. Daha ilgideğer olan, babasının manifatura dükkânı saate bakmaktadır. Kafka ders saatinin bitmesini saatin seslerine kulak kabartarak beklemiştir belki, bunu bilmiyoruz; ne var, mağazada çalışmak zorunda kaldığı saatlerde bir kulağının meydanın diğer ucundan gelecek sesleri beklediğine eminim.
Yazgının cilvesi, Kafka son yıllarını yine aynı meydanın diğer bir köşesinde, saati yandan gören bir evde geçirmiştir. Veremden bitmiş bir gövde, zihinde bekleyen metinler, yazı ve yaşam arasında yarış ve her saat başı zamanın ilerlediğini, sonun yaklaştığını haykıran bir saat: Çocukluğun neşe kaynağı, handiyse bir oyuncak olan saatin düşmana, kapıya dayanan ölüme dönüşmesi.
Çocukluğunu geçirdiği mahallenin ortasından geçen kocaman bir bulvar. Yaşanan şehrin boynubüküklüğüne inanışın şahikası bir ad: Paris Bulvarı. Kafka Paris’le ilgili tek bir imge kullanır mı? Hatta Paris adını kullanır mı? Oysa Paris de içinden nehir geçen bir şehir değil midir? Kafka son günlerini tam bu bulvarın Eski Meydan’la buluştuğu noktadaki bir evde geçirmiştir. Yine ailesiyle birlikte, saate, meydana ve mağazaya bakarak.
Bulvarın diğer ucu Vltava’dır. Vltava ve Kafka’nın yıkılan tek evi!

5.
İnce, uzun bir taş. Elbette, ana-baba öldükten sonra inşa edilmiş. İnsanın mezarını seçememesi ne tuhaf: Nasrettin Hoca misali! Siyahın hakim olduğu taşlar arasında beyaz, dörtgenler arasında sivri: Zıtlaşmanın, sivrilmenin cisimleşmiş hali. Kendince sade ama beri yandan iddialı bir tasarım.
foto: Hicran Gündoğdu
 Önünden başlayıp yanlara, giderek komşu mezarlara dek yayılan taşlar. Kafka’nın mezarı, bir ahir zaman evliyasının yatırına dönüşüyor. Solda Reiniger, sağda Levy ailelerinin mezarları, dilek taşlarından nasiplerini almışlar. Acaba, bu ailelerin altsoyları (eğer Holocausttan kurtulabildilerse), atalarının bir yatırın yanında yatmasından kıvanç duyuyorlar mıdır?

foto: yekta majiskül

Tam karşıda Max Brod: En yakın arkadaş ve Judas. Kafka’dan Yahudi mistiği yaratmaya çabalayan, bu nedenle ihanet ettiği adamın tam karşısına yerleşen hain. Dinsel ruhun, havra dışında en görünür olduğu yerde Kafka’nın karşısına kurulması, Yahudi toplumunun Kafka’ya bakışında yeğlediği tutumun kanıtıdır elbette.
Diğer yandan Kafka’nın gönülsüz icazeti: Kendisi yakamaz mıydı? Yazdıklarından emin değil miydi? Prag’ın aydın çevresinde adı biliniyordu; az yayınlamıştı ama tanınmıştı. İş yaşamında bir konuşma gerekli olduğunda kürsüye o çıkıyordu, iş arkadaşları onun sözcükleri yan yana getirme becerisinin farkındaydılar. Ünlenmesinin diğer kanıtı, yanına çırak verilmesidir (Janouch, elbette çıraktır).
Kâmuran Şipal’den mülhem, boynuz kulağı geçer öyküsü: İkisi de sağ iken, Max Brod romanları çok satan ünlü bir yazar. Kafka, sadece öykücü; tanınıyor ama şimdilik gelecek vaat eden yazar olarak görülüyor. Bırakın Günce’yi, mektupları, henüz romanlar bile yok ortada. Yayınladığı en uzun metin Değişim olan bir yazar sözünü ettiğimiz.
Bu açıdan bakıldığında, sorulması gereken şu: Max Brod, Kafka’ya yazarlığında öğretmenlik, en azından üstdenetçilik yapmış mıdır?
Üretim sürecine yakından tanık olunan, belki de yazılışında etkin rol üstlenilen metinlerin, bir daha dönmemecesine yok olmasına nasıl içi elverir insanın?
Brod için, Kafka üzerinden ün kazandı iddiasında bulunmak ciddi bir haksızlıktır. Brod’un Kafka’yı kendi düşünsel eğilimlerini pekiştirmek için dönüştürmesi ise bambaşka bir konudur.

6.

foto: yekta majiskül

Doğduğu yerden, eğitim gördüğü, basın-yayın işlerinin görüldüğü, edebiyat toplantılarının yapıldığı bölgeden uzakta bir ev. Şimdilerde kartpostallara konu olan, turistlerin akın akın girdiği, rengârenk boyalı kibrit kutusu misali evleriyle ünlenmiş bir sokak.
Oysa zamanında, dünyanın tüm zenginliğini ve hatta iktidarını elde etmek isteyen bir kralın çılgın hayallerini gerçekleştirmeye çalışanların sokağıydı burası. Orta Avrupa’nın, belki de o zaman bilinen tüm dünyanın sayılı simyacılarının toplandığı, kâh birlikte kâh diğerini kıskanarak maddenin sırlarını aradıkları bir deney mahallesi.
Pekiyi, Kafka yaşadığında: İki katlı ama basık tavanlı, az ışık alan, belki de nem sorunu olan küçük bir ev. Kafka’nın en deneysel metinlerinden bazılarını yazdığı bir sığınak. Tıpkı ev gibi: Önden bakıldığında kasvetli, umut vermeyen, içinde yaşanır olmaktan uzak; arka pencereden bakıldığında ışık dolu, yemyeşil büyük bir bahçeye hakim, ıslık çalma hissi doğuran.

foto: yekta majiskül

Kafka, zaman içinde giderek Prag’ın simgelerinden biri olan bu küçük sokakta yaşarken, uzun yürüyüşlere çıkıyordu. Açlık Duvarı boyunca Laurenziberg Tepesi’ne doğru. Mekân-yazı geçişkenliğinin en güzel örneklerinden biri: Açlık Duvarı’ndan Çin Seddi’ne! Duvar boyunca yürürken çağrışan imgeler, bir uygarlık tasarımı olarak Çin Seddi ve çevresindeki dünya, sınırsız Asya ve küçük bir şehrin en küçük sokaklarından birinde, küçücük bir evde yaşayan bir yazar.


Birkaç yüz metre ötede: Her şeye hakim katedral, Asya’nın uçsuz bucaksız genişliğine karşı sınırları cetvelle çizilmiş Avrupa görkemi, Prag’ın gökyüzüne atılmış bir ok!
Elbette, Kafka’nın Asyalı imgeleri: Orta Asya bozkırları misali sınırsız uzaklıklarla diğerlerinden kopmuş, küçücük yaşam adalarında hapsolmuş yalnız insanlar.

foto: Hicran Gündoğdu

PRAG YAZILARI - 1

1.
Bir şehrin sokaklarını adımlamak: Başın yukarıda mı, yoksa, kaldırım taşlarını sayarak mı? Döndüğün her köşede, yeni bir yapıya hayranlıkla bakakalıyorsan, sorunun yanıtı belli değil mi?

2.
Pırıl pırıl, çağcıl bir mezarlığın karşısında kuytular ve gölgelerle bezenmiş, kadim bir mezarlık. Golem’e varıncaya dek tüm söylenceleri haklı çıkartan bir gizilgüç belki de. Birbirine geçmiş mezartaşları. Gün ışığının girmediği kuytularda, handiyse yekpare bir kütle gibi gözüken taşlar. Çoğu belvermiş, devrilmiş, toprakta yatarak göğe bakan yazılara dönüşmüş: tüm semavi dinlerin yakarısını yolladığı yere.
Yakın zamanlarda (neye göre yakın?) oluşturulmuş mezarlıkta ise, her mezartaşı kendince bir mimari eser gibi tasarlanmış. Yaşarken birbirlerinden farklı bireyler, öldükten sonra da farklılıklarını sürdürmek isterlermiş gibi.
Bir de mezarı bile olmayan, sadece mezarlık duvarında bir ad olarak kalan ölüler var: doğdukları yer ve yıl farklı olsa da, hepsi faşizmin iktidar yıllarında (soru işareti ile imlenmiş) ve aynı kamplarda ölmüş kişiler.
Holocaust, bu anlamda, o soru işaretiyle ortaklık parantezine alan ölümlerle, Yahudi toplumunu geçmişin dinsel birlikteliğine döndürmüş olabilir.
Holocaust, sadece bireyleri ve hatta bütün bir toplumu yok etmekten de öte bir kıyımdır: O cesetsiz ölüler mezarlığı olan duvarda hangi meslek gruplarının yok olduğuna bakmak, nasıl bir zihinsel sermayenin de yok olduğunu kanıtlar bize.
Kışkırtıcı da olsa, sorulması gereken şudur: Tüm bu kıyımlarda ölen berber, manav ya da işsiz-güçsüzlerin adları o duvarda neden yoktur? Onların cesetlerinin yanı sıra varlıkları da mı kurban gitmiştir kıyıma?

3.

foto: Hicran Gündoğdu

Açık denize tek bir kez bile bakmamış içinden akıp giden suya bakmış bir şehir. Zamana dair bir algı geliştirebilmek için hangisi uygundur: Sonsuzluğu anlamak için deniz mi, yoksa, akışı anlamak için nehir mi?
Bir nehrin akışını gerçekten anlamak mümkün müdür? Kaynak noktasından bitim noktasına izlemek mümkün değilse, önünden geçen suyun sadece bir anısı, zaman içinden geçen bir kesiti alımlamaktan ötesi düşlenemez.
Kafka metinlerinin bir türlü sona ulaşamayan, bir andan ötekine geçse de bir süreçten sonrasını yansıtmayan doğası, Vltava’nın akışını da yansılıyor olabilir mi?
Vltava’nın sesini, akışını, ritmini yansılayan besteci, Smetana, Kafka doğmadan önce bestelemiş Moldau/Vltava’yı. Kafka, bu besteyi dinlemesin, olacak iş mi?