11 Temmuz 2016 Pazartesi

JOSEPH ROTH'UN SÜRGÜNÜNE DAİR

Bir filmdi önce, Ermanno Olmi’yi öğrenmiştim ama onu değil. Ermiş Ayyaş Destanı’nın asıl yaratıcısını çok sonra keşfedecektim. Biraz kırık, söylemek istediğinin çevresinde dolanan ama iş insan iradesinin sınırına gelip dayandığında acımasızlaşan bir yazar: palyaçonun yüzüne boyadığı gözyaşı.
Kahramanlıkların dönemi sona erdi: Sıkı büro çalışmaları dönemindeyiz şimdi. Destanların dönemi sona erdi: İstatistikler dönemindeyiz şimdi.

Alkolizm, bir türlü terk edilemeyen şizofren bir eş ve daimi sürgün. Sürgün demişken, Stefan Zweig ile iyi dost; biri acı çekmeden ölmeyi yeğlerken, diğeri kendine eziyet ederek ölümü çağıranlardan. Otel odalarında uzatılmış, sündürülmüş, yücelikten arındırılmış bir intihar Roth’unki, çığlıktan çok duraksız bir bozlak.


Nedir, gerçek dramı neden sonra fark ettim: Roth içini yakıp kavuran, anadilini kullanarak seslenebileceği okur kitlesinden koparılmaktı. Alman dilini konuşanlar, onun yazdıklarını asla okumuyor, merak bile etmiyordu. Asıl sürgünü coğrafi değildi Roth’un, zaten ülkeler ve sınırları umurunda olmamıştı ama anadilinden sürgün edilmek perişan etmişti onu.
Ben bir otel vatandaşıyım, bir otel yurttaşı.
Anadilinde yazman senden talep edilmediğinde, hatta o dili kullananlar seni yok saymaya başladığında anlamıştı kendisinden esirgenen özgürlüğün anlamını: Seslenecek bir başına kendin kaldığında, her yazdığın bir imdat çığlığıdır artık.



Otel odalarında ayılmaya çalışarak geçen günler, katmerli sürgünlük: Ülkesinden, anadilinden, dolayısıyla mesleğinden, toplumsal rollerden uzaktaydı, bunları topu yasaktı ona. Çapaklanmış gözlerini açmaya çabalarken, unutmanın mümkün olmadığı duygusu sızıldanıp durur içinde. Ben iyi yazarım, demiştir kendi kendine, Almancayı hep çok güzel kullandım. Ama yakasına yapışmış ceza hatırlatır müstehzi bir fısıltıyla: O dili konuşanlar reddetti seni!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder