Bir büyük kara kule, Avrupa’nın ortasında dikilen. Basübadelmevti
sıradanlaştıran geçmişiyle orada duruyor: Sur kapısından inziva mekânına,
ibadethaneden müzeye sayısız yeniden doğuşun öznesi. Belki bu yüzden, umuru
değil yöresinde yaşananlar, o kendi yazgısını yaşamaktan gayrısıyla
ilgilenmiyor.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Bir şehre girmek her zaman maharet ister. Yine de bu kapı
garip bir giriş noktası. Surlarından ayrı düşmüş çünkü, onları terk etmiş zaman
içinde. Açıl susam açıl desen, gülüverir yüzüne: zaten açık, kimsenin geçişini
engellemeyen, varlık nedenini yitirmiş bir kapı o. Ama beri yandan,
ölümsüzlüğünü fark etmeni bekliyor senden, hatta talep ediyor. “Duvarlar
dayanamadı zamana ama ben buradayım,” diyor vakur duruşuyla.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Kapı: sadece girmek için değil çıkmak için de var. Kurulduğu
gün belliydi içerisiyle dışarısı. Şimdi o kadar emin miyiz? O kapıdan ne yana
bakılsa şehir görülüyor çünkü. Pekiyi, umurunda mı kapının?
| fotoğraf: yekta majiskül |
Duvar dediğin, taştan mürekkeptir: harflerin kelimeleri
oluşturması misali. Ama bu taşların sadece kapıdan geçerken görünmesi ve başka
hiçbir yerde kendilerini belli etmemeleri manidar değil mi?
| fotoğraf: yekta majiskül |
Bu kapıdan geçsen, sonra yanından dolaşıp bir daha geçsen,
hatta birkaç kez yinelesen bunu, sen de kapıyı kandırmaya çalışsan, belki
yüzüne vursan kapı olarak öldüğünü ve artık başka bir şey olarak yaşadığını.
Yapsan bunu, bir toz olsun koparabilir misin taşlarından?
| fotoğraf: yekta majiskül |
Bu kapıdan geçenler dilek tutar mı?
| fotoğraf: yekta majiskül |
İçinin karası yüzüne vurmuş insanlardan çekinmek gerektiği
söylenir, acaba taş için de söylenebilir mi bu? Yaksa hamdım, piştim, oldum
diyen bilgenin gizil gururu mu bu kapkara renkten sezilmesi gereken. Nedir,
yekpare bir karalık değil kapıya hâkim olan. Kapı, kendisine önyargıyla bakanı
kandırmaya girişiyor hemen, aklındaki ile gördüğünü çelişik uçlara savuruyor
bir çabuk.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Işık bir öyle bir böyle, bulutlarla centilmenlik anlaşması
imzalamış sanki. Her geçen an başka bir yüzüyle bakıyor insana. Binyıllık
taştan meddah olur mu, oluyor işte.
Bir dönem Aziz Simeon burada inzivaya çekilmiş. Güvercin
gurklamaları, taşlar arasında oyalanıp geçen rüzgâr ve elbette şehrin
gürültüsü: yalnız kalamayan, sesle kuşatılmış bir münzevi. Bu açıdan Çölün Aziz
Simeon’una ters açıdan bakıyor. Ama neden bakmasın, Çölün Simeon’u kalabalıktan
kaçarken, Porta Nigra’nın Simeon’u makam elde etmek için koşarak geliyor çılgın
kalabalığın içine.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Bir el çırpışı, taş duvarlarda yankılanan. Sessiz kalınamaz
burada.
| fotoğraf: yekta majiskül |
İçinde durduğunda, dışarının aydınlığı nasıl uzak görünüyor.
Yunus Peygamber çaresizliği: Tükürülmeyi bekleyen bir safra gibisin o anda,
yabancılığını ta derinden hissediyorsun, artık insan soyuyla alıp vereceği
kalmamış bir yapının içindesin. Seni lütfen buyur ediyor ve kendi yaşamıyla
kıyaslandığından ancak zerre kadar değerin olduğunu yüzüne vuruyor.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Ne var ki, şehri keşfedip tekrar önüne geldiğinde, bu kez
kapı bakacak yüzüne alaylı bir gülümsemeyle: “Neleri koruduğumu görüyorsun
değil mi?” diye soracak. Kapıdan bir sfenks, sorduğunu yanıtlaması kolay
olmayan.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Bir büyük kule, kara ve küstah, kendi ölümsüzlüğünü yaşıyor
orada.
| fotoğraf: yekta majiskül |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder