11 Ocak 2012 Çarşamba

KÂŞİFLER ANITI

Anıt bembeyazdır: Ermişlere yaraşır bir saflık saçar etrafına. Yeni topraklar keşfetmenin heyecanını, oralara uygarlıklarını, bu uygarlığın harcı olan dini taşımanın gururunu haykırır – sadece o gün değil, beş asır sonra bile. Cüret ettikleri işin nasıl da övülesi olduğuna duyulan saf bir inançtır sergilenen: Avrupalı denizlere açılmış, buradan oraya kimsenin gidemediği yerleri keşfetmiş ve oralara uygarlık götürmüştür. Dinini, silahlarını, dayanıksız gövdelere yaydığı virüslerini ve mülkiyet düşüncesini taşımıştır o denizler ötesindeki uzak topraklara.
fotoğraf: yekta majiskül
Beş asır sonra taştan suretleri oyulan bu kalabalıkta kimler yoktur ki, en önde ve en yüksekte kralları Denizci Henrique olmak üzere, şövalyeler, kaptanlar, coğrafya âlimleri, din adamları, soylu prens ve prensesler, tarihçiler, ressamlar, şairler, tanıklar, hâlâ oralarda bir yerde dolanır gibi olan maceraperest ruhlar.
fotoğraf: yekta majiskül
En uçta kral, Denizci Henrique yer alır, elinde gemisiyle. İşte o gemiyle, okyanusun azameti yanında fındıkkabuğu gibi kalan gemiyle inşa etmiştir Portekizliler tarihlerini: Toplumsal imgelemde bile, bir kralın eline sığacak denli küçük bir gemiden mürekkep, devasa bir denizler hâkimliği.
fotoğraf: yekta majiskül
Kılıçlar eldedir, bayraklar açılmıştır, mücadeleye hazırdır herkes; din adamları geriden kutsar bu savaş hazırlığını: Anıt gökyüzüne, denizlere, uzaklara, bilinmeyene uzanmış bir tehdit parmağıdır da.
fotoğraf: yekta majiskül
Üç kişi zorlukla taşımaktadır nişan taşını, kim bilir hangi uzak toprağa dikilecek, dikilecek ve kendilerine benzer uygar Avrupalılara ayak bastıkları toprağın sadece Portekizlilerin malı olduğunu gösterecek taşı. Mal olup çıkan, mal olmayı anlamayacak denli mülkiyet duygusundan uzak toprakların yerlilerinin gözünde bir puttan ibaret taşı. Ve Avrupalıların gözünde bir başka puta tekabül eden, mülkiyet tanrısının cisimleşmiş hali olan taşı.
fotoğraf: yekta majiskül
Ve ayaklar sağlam basmaktadır yere: Denizler hâkimliği Brezilya’dan Angola’ya, Madagaskar’dan Hindistan’a, oradan Makao’ya dek uzanabilir ama ayağın bastığı yer anavatan toprağıdır. Kıtanın ucunda, denizler hâkimliğiyle gülünecek bir tezat oluşturan, daracık bir şeritten ibaret anavatan toprağı.
foto: yekta majiskül
Tüm bu başarıları destanlaştıran Luîs Vaz de Camŏes’in şiiri de taşa nakşedilmiştir: Asya ve Afrika’da, bilinen her yerde, her toprağa hâkim olduklarını, başka diyarlar var olsaydı, oralarda da nişan taşlarını toprağa dikeceklerini diğer Avrupalılara haykıran dizelerdir bunlar. Ne güzel ki, o günlerde bilinmeyen Okyanusya adaları, en küçüğünden kıta büyüklüğündekine dek keşfedildiğinde, Portekiz kendi kendisinin karikatürü bir ülkeye dönüşmüştü çoktan: Böbürlenmenin yanıtını tarih vermiştir her daim.
fotoğraf: yekta majiskül
Kadının yeri en sondadır ve biz nedense şaşırmayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz.
fotoğraf: yekta majiskül
Herkes ileriye, gökyüzüne, olmadı denize doğru dikmişken başını o, bir tek o, o yaşlı adam yere dikmiştir gözlerini, iki eliyle kavrayıp dayandığı asasıyla diz çökmüş, tefekküre dalmıştır. Anıttaki suretlerin tümü hayal kurmanın coşkusuyla yükselmekteyken o, bir tek o, o yaşlı adam olup bitenlerin ne anlama geldiğini çözmeye çalışmaktadır sanki. Öldükten sonra, ölüp gömüldükten, hatta çürüyüp yol olduktan sonra, kendileri için ne deneceğini bir tek o umursar gibidir.   

7 Ocak 2012 Cumartesi

SORGU VE YARGI

Zaman, ahlakı öldürür. Ahlaklı kalabilmenin tek yolu, zamanın akışının dışına düşmeyi göze almak ve mazideki atıf noktalarından ayrılmadan yaşamayı denemektir. Eylemleri sorgulamak, hele ahlaki açıdan sorgulamak, ancak gelecek tasavvurunu reddetmekle mümkündür.

4 Ocak 2012 Çarşamba

ESKİ BİR İNANIŞA GÖRE...

Eski bir inanışa göre, Binbir Gece Masallarını okumaya başladığı yıl tüm masalları okuyanlar ölürmüş. Bir başkasının ölmemek için anlattığı masalları dinleyerek ölmek. Doğru mudur bu inanış? Denenmiş midir? Başkasının masallarını dinlemek uğruna kendi yaşamını tehlikeye atmaya değer mi? Sanırım değer, kendi anlatacak masalı tükendiyse insanın…
Eski bir inanışa göre, ilk kez yatıya kaldığı evin anahtarını yastığının altına koyan kişi, rüyasında evleneceği kişiyi görürmüş. Hep merak etmişimdir, görünen suret tanınan suret değilse ne olacağını. Bu da değişik bir surete âşık olma hikâyesi değil midir? Pekiyi, o suretle evlenmek zorunlu mudur? Ya da, o sureti kendisinin seçildiğine inandırmak mümkün müdür? Rüyaların fotoğrafını çekmek ne kadar mümkünse…

2 Ocak 2012 Pazartesi

YİNE ÇÜRÜME

Çürüme ölüm ile yakın akrabadır; kimi zaman biri önde gider, kimi zaman diğeri. Nedir, şu temel kesişme değişmez: Ölen şey çürür, aynı süreçte, çürüyen şey de ölür. Bu düzeneği canlılar evreni ile sınırlamak da hatalı. İnsan duyguları da ölür ve çürür.
Çürüyen kokar, hem de kötü kokar. Bu yüzden ölüm toprak ile gizlenir; çürümenin kokusu örtülür, görüntüsü de… Tehlikeli olan şu: çürüme bulaşıcıdır. Tek bir çürük elma tüm sepeti çürütür, kangren durmadan ilerler. Çözüm, kesip atmaktır çürüyeni. Çelişki: Çürümenin tedavisi de ölümdür, çürüyen öldürülmedikçe kurtuluş yoktur.

ÖRÜMCEK VE AHTAPOT

Örümcek ağını kurar, bekler: Doğanın en büyük yapı ustası en sinsi tuzakçısıdır da. Beklemek, eylemdir örümcek için. Nedir, gelen beklenenden, umulandan büyük olduğunda yırtılır ağ. İşte o an, örümceğin bekleyişinin boşa çıktığı andır.
Sakat bir örümcek: Ağını örüyor, avını ağa düşürüyor, av artık kaçamayacak denli ağa dolanıyor, ne yazık ki, örümcek sakatlığı yüzünden avına doğru ilerleyemiyor, ağı örüp bitirdiği noktada avının çürümesini izlemekle yetiniyor.
Ahtapot da tuzak kuran hayvandır: Zeminde çöreklenir, rengini değiştirir ve bekler. Avı, kendisinden habersiz, yaklaşana dek bekler. Atılır, sekiz koluyla birden sarar avını. Beklerken örümceğe benzer. Nedir, örümcek mimardır ahtapot palyaço. Süslenerek gizlenir, gerçek yüzünü gizleyerek çevresiyle yekvücut olur. Daha haindir örümcekten, daha güçlüdür: Hesaptan çok eyleme dayalı tuzak. Su eşkıyasıdır ahtapot.

1 Ocak 2012 Pazar

TARKOVSKİ'Yİ ANIMSARKEN

Tarkovski’den bir mesel:
Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir. Bir hastanenin duvarı dibinde, bir çamur birikintisinin içinde bekleşiyorlardır. Mevsim sonbahardır. Ölüme mahkûm bu insanlara paltolarını ve ayakkabılarını çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır.
Tarkovski’den ikinci mesel:
Yola düşen bir adamın bacakları üzerinden bir tramvay geçer. Taşıyıp bir duvar dibine dayarlar. Adam çevresini saran meraklıların utanmaz bakışları altında cankurtaranın gelişini beklemeye başlar. Bir ara dayanamaz, pantolonunun cebinden bir mendil çıkartarak ezilmiş bacağını örter.
Her insanın baktığı çayır başkadır diğerinden.