27 Haziran 2012 Çarşamba

"MİLLİ" TAKIMLAR

İlk kez 2002 Dünya Kupası açılış maçında aklıma takılmıştı bu soru: Milli takımlar ne kadar “milli”?
O gün karşılaşan Fransa ve Senegal’in oyuncuları birbirleriyle yer değiştirseydi ne değişirdi, diye düşünmüştüm. Senegal “milli” takımının yedeklerle birlikte 23 oyuncusu da Fransa liginden geliyordu – hatta çoğu Fransız takımlarının altyapılarında yetişmişti. Fransa’da da Senegalli oyuncular vardı – örneğin, Viera.
Sadece forma renkleriyle birbirlerinden ayrılan iki takımın iki ayrı devleti temsil ettiği kesindi ama iki ayrı milleti temsil ettiklerini kimse iddia edemezdi.
Benzer durumlar, 2012 Avrupa Kupası’nda da görülüyor. Eskiden sömürgelerden gelen “yurttaşlarını” oynatan İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler vardı.

Öz kardeşler iki ayrı "milli" takım adına karşılaşıyor!
Sonra, Almanya, İsveç ve Belçika gibi göçmen işçi çocuklarını oynatan ülkeler belirdi.
Artık Çek Cumhuriyeti ve İtalya’nın yanı sıra Yunanistan’da bile safkan “milli” olmayan oyunculara rastlamak mümkün.

Avrupa’nın batısından başlayan çokkültürlü “milli” takımlar şimdilik Orta ve Güney Avrupa’ya dek yayıldı. Bu duruma direnen Doğu Avrupa ülkelerinin, ırkçı tezahürat suçlamalarıyla başı en çok derde giren ülkeler olması manidar değil mi?


FAŞİZME DAİR - 3

Nazizm ile faşizm ayrı ideolojilerdir. İkisi arasında benzerlikler çoktur, çoğu zaman birbirlerinin yerine ikame de edilmişlerdir. Nedir, pek çok ayrıntıda birbirlerinden ayrılırlar. Her şeyden önce, faşizm kilisenin desteğini alarak, toplumu dinsel ilmeklerle bir arada tutmaya çalışırken Nazizm din olgusunu reddeder – kendine özgü bir laiklik anlayışı vardır.

Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti tek parti yönetiminin, sözde aynı ideolojiyle yönetilir görünen iki ülkeden neden faşist İtalya’yı tehdit olarak algılarken Nazi Almanyasıyla son ana dek iyi geçindiğini sormak gerekmez mi?

Bu sorunun yanıtını, tarihsel silah arkadaşlığı ya da aynı coğrafyayı paylaşamamak kadar, Nazilerin dini reddetmesinin tek parti yönetimine çekici gelmesinde aramak gerekmez mi?

FAŞİZME DAİR - 2


Alman toplumun II. Dünya Savaşı sarsıntısından sonra daldığı rüyalardan biri de, Nazilerin bir “çete” olarak işbaşında bulundukları ve işlenen suçlardan, özellikle Holocaust’tan sıradan insanların haberdar olmadıklarıdır.


Naziler çete falan değildi. Nazi yönetiminin işledikleri suçları sadist La Fontaine kahramanlarından bir gruba mal etmek, gülünçlüğün şahikasıdır. Holocaust öyle bir dallı budaklı bir düzenektir ki, toplumun pek az kesimi bu düzenekten bağımsız kalabilmiştir.

Milyonlarla sayılabilen Yahudi kitleleri önce yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacak, şehirlerde bir araya getirilecek, sayısız tren seferleriyle toplama kamplarına taşınacak, özellikle toplama kampları yakınına kurulmuş devasa fabrikalarda köle işgücü olarak çalıştırılıp Alman sanayinin emrine verilecek, kalan “işe yaramaz” milyonlar (hâlâ milyonlarla sayılabilen kitleler) teknolojinin o gün için en ileri teknikleriyle yok edilecek, yok edilenlerden arta kalanlar titiz bir tasnif çalışmasıyla devlet maliyesine gelir kaydedilecek.

Mutlaka eksik kalacak ama saymaya çalışalım: İçişleri Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Alman Genelkurmayı, Sanayi Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve sayısız yan kurum…

Bu denli çok kurumun bir arada ve uyumlu çalışabilmesiyle işleyebilen bir düzenek söz konusu olduğunda, o toplumun hiçbir üyesi bu devasa aygıtın bir köşesinde görevli olmadığını ya da aygıttan habersiz olduğunu iddia edemez.

FAŞİZME DAİR - 1

Félix Guattari’nin dediği gibi, “Hâlâ bunu yapabilme özgürlüğümüz elimizdeyken, faşizm üzerine konuşma fırsatını kesinlikle kaçırmamalıyız.”. Doğrudur bu önerme, çünkü konuşmak için yarın çok geç olabilir.

Faşizm üzerine konuşmak, üzerine düşünüp tahlillere girişmek, tezler üretmek mümkündür. Ne yazık ki, faşizmin içinde yaşarken, değil üzerine düşünmek, düşüncenin kapsayabildiği sınırlar içinde faşizmle mücadele etmek bile imkânsızdır. Çünkü karşınızdaki iktidar değildir faşist olan, onun sadece sıfatı faşisttir; içinde yaşadığınız toplum faşisttir.
Yönetimin uygulamalarına alkış tutan bir kitle olmasa, şenlikler de cezalar da sokaklarda alenen gerçekleştirilmese, faşist yönetim yönetemez.

Görünüm tam tersini çağrıştırsa da, faşist yönetim kaba şiddetin altını hukuksal olarak doldurur: her gerektiği anda, duruma ve kişiye özel yasalar ya da kararnamelerle eylemlerini kurallara uygun kılar. Yasanın uygulanamadığı ya da uygulanmasının tatmin etmediği yerlerde, toplum adına hareket eden gönüllüler devreye girer. Faşist yönetim bu gönüllülere göz yummak zorundadır.

Diğer yandan, devlet şiddet tekelini elinde tutabildiği sürece bekasını sağlayabilir. Faşist yönetimin açmazı budur: toplum şiddete ne kadar taparsa, yönetimin uygulamalarındaki şiddet dozu o kadar yükselir. Bu nedenle, şiddet gönüllüleri devletin emrinde değil gözetiminde hareket eder ve ileri aşamada feda edilirler. Şiddet gönüllülerinin fedası, yönetimin dizginleri elinde tuttuğuna dair bir kanıt olarak kullanılır ve faşist toplumun günah çıkartmasını sağlar.