Batı uygarlığının geç eriştiği yerlere keşşafın hemen
ardından gelen ikinci kişi misyoner rahiptir. Henüz keşşafın dilini sökememiş
yerlileri etrafına toplar misyoner ve geldiği dünyada bile ruhunu çoktan teslim
etmiş bir dilde, Latince konuşarak Ruh’ül Kudüs’ü anlatmaya çalışır. Kafamdaki
soru bu nakıs teşebbüsün dinsel ya da toplumsal anlamı değil de şu: Ortak bir
dil olmadan anlaşmak bile olanaksızsa, insanları tenvir etme umuduna kapılmak
nasıl bir hülyadır?
Benzer bir durum, Roth misali anadilinde yazdığı metinleri
sunacak kimseyi bulamayan yazarlar için de geçerli değil mi? Üstelik Roth’un
örnek olduğu ikinci durumda, yazarın misyoner denli adanmış olması beklenemez;
demem o ki, yazarın hissettiği çaresizlik daha yoğun olmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder