6 Haziran 2011 Pazartesi

YOLA GETİRİLMİŞ ŞEHNİŞİN

Tanju Okan’ın, Ziya Osman Saba ile ülfeti var mıdır? O eskilerden esen rüzgârın kaynağı “babamın yırtık elbisesi” ise, neden olmasın. Çocukluğum şarkısı, Okan’ın evreni için anahtardır: Doyasıya ağlayamayan adam. Belki de bu yüzden hıçkırık yerine gülme sesi katmıştır şarkılarına: En acısından.
Kaybetmeye çocukluğundan meyilli.
Tarih erbabının “Âdem ejderhası” olarak betimlediği adam, Ulubatlı Hasan’dan çok Tanju Okan’dır; hele ağzından çıkan o yakıcı ses hesaba katıldığında… O dev bedenle uyumsuz, uygunsuz, sokak köpeği hüznünde bakışları vardır, hüzünlenmek için yağmuru gereksinmeyen.
Suç ve Ceza’da Marmeladov “süprüntülerin” nasıl aşağılandığını anlatır Raskolnikov’a. Marmeladov’un silah olarak alkolü kullandığı uzun sürmüş intiharından bir çizgi çekelim Tanju Okan’a: Marmeladov da şarkı söyler. Ne denli aşağılanırsa, o denli arınır günahlarından, o denli rahat ilerler ölümüne doğru.
Tanju Okan o denli hâkim değildir kendi yazgısına: Parkta yatmayı seslendirmiş ama yapmamış, yapamamıştır. Çünkü topluyaşam onun peşindedir; iyi şarkı söyler o, Marmeladov’un zıddına. Marmeladov evini, işini, ailesini terk edip samanlıkta yatarken, Okan parkta yatmanın şarkısını söyleyebilmiş, yazgısından ancak bunun iznini koparabilmiştir.
Şevket Uğurluel onun anısını yâd ettiği programda anlatmıştı: Birlikte çalıştıkları dönemde, alkolle hasbıhalini bırakıp provaya gelmez Okan. Uğurluel’in yarı yalvararak, “Bari şarkıya hangi notadan gireceğimizi çalışalım,” uyarısına yanıtı her daim aynıdır:
“Sen istediğin notadan gir, ben söylerim!”
Uğurluel’in hangi notadan girdiği önemli değildir gerçekten de. Ne nota, ne ritim, ne de melodi önemlidir Okan için. O yazgısında hâkim olabildiği tek şeyi yapmakta, şarkısını söylemektedir. Yaşamının geri kalanı da şarkı söylemesinin alegorisi gibidir: Topluyaşam en yanlış notadan girip en aksak ritimle ilerler, Okan acı dolu gülüşünü bozmaz.
Cemile Kutgün’ün tek omzunu açıkta bırakan tuvaleti yüzünden bir yıl TV ekranlarından uzaklaştırıldığı yıllar – Kutgün şimdiki zamanın Avşar’ı ya da Gülben’i ayarında bir ikon o demler; demem o ki, ceza büyük, denetim dehşet. Okan o TV ekranında sofrasını kurup rakısını içerek şarkısını söylemiştir.
İkiyüzlülüğün cisimleştiği an: Semiz, üstelik epeyi biçimsiz bir kadın omzuna tahammül gösteremeyen topluyaşam ahlakı bir şarkıcının alkolik olarak teşhirine izin verebilmiştir. O gün müzik dinlenmedi, hatta şarkıcı görülmedi bile; topluyaşam kendisinin yarattığı pornografik bir nesneye baktı.
Yanıtını çoktandır merak ettiğim soru: Tanju Okan’ın imgesi alkolikliğinin sonucu mu, yoksa, tam zıddına, Tanju Okan imgesi belasına mı alkolik oldu?
Onur, şeref, haysiyet, gurur, özsaygı… Bunlar tali önemde harf terkipleridir. Asal sorun, topluyaşamın dayattığı ahlaka karşıduran bir ahlakın üretilmesi, daha zoru, bu ahlakın sürdürülebilmesidir. Okan’ın iç buran yanı, bu savaşıma hiç kalkışmamış oluşudur. Suiistimali onu milletvekili adayı yapmaya dek kanırtan topluyaşama dur dememiş, buna yeltenmemiştir bile.
En fazlasından, “Öyle sarhoş olsam ki hiç uyanmasam” kolaycılığına kaçar, “her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam.”
Tanju Okan bir kadeh, bir cüsse, bir sestir topluyaşamın gözünde: Soytarı muamelesi yapılan Satyr. O kadehin içindeki sıvının derişimi, o cüssenin taşıdığı yürek, o sesin müstehzi acılığına bakılmadı nedense.
Diyalektik denen şey tam da bu: Topluyaşamın ona karşı kullandığı silah, Okan’ın zırhıdır aynı zamanda. Herkes onu beyaz bir kadeh gibi görürken, kapkara Şehr-i Amed suru gibi dikilmiştir. Vakur değil, küskün ve karanlık bir dikiliş: Gecekonduları süs olarak kabul eden binyıllık burç.
Gelip dayandığımız nokta şu: Ergüder Yoldaş gibi adaya kaçmak da var bu savaşın sonunda, tam şehrin ortasında, rehin alınmış bir heykel gibi dikilmek de. Tanju Okan yazgısının elinden alınmasına izin vermiş ama Niobe olmamıştır en azından.

MU’TEZİLE YOLCUSU BİR BESTEKÂR

İlkokul 2, Hayat Bilgisi ders kitabı, aile resmi, herkesin bildiği tablo: Ana, baba, çocuklar, kedi, üzerinde kestane çatlatılan soba… Sonra büyüdü herkes. Kimileri o aile tablosundaki rollerini oynadılar, kimileri de o soba misali yandılar. Ergüder Yoldaş ikinci gruptandır.
Türk müziğinin en güzel rakı şişesi Tanju Okan’dır. Ne yazık ki, acı gülümsemesini silahtan çok kale suru olarak kullanmıştır o: Rakı kadehi ile fotoğraf çektirip albüm kapaklarında alkolikliğinin pornografisine izin verebilmiştir. Oysa alkolün çirkin ve uzlaşmaz yüzüdür Ergüder Yoldaş: Neşet Günal resimlerindeki adamlar gibi dikilir; öylesine pespaye ve öylesine güzel…
Kaçıp sığındığı yer bile manidardır: Anakarayı terk edip adaya gitmiştir. Terk ettikleri ile arasına suyu, arınmayı, ana rahmini, ilk günahın işlenmediği, ilk yalanın söylenmediği, çağrışım yoluyla gidebileceğiniz en büyük uzaklığı koymuştur. Uzun sürmüş bir günün akşamında, bekası için dününü parçalayan topluyaşama tenezzülen göz atar.
Adadaki sığınağına yapılan sayısız taciz atışlarından birinde karnını nasıl doyurduğunu sormuşlardı ona, Ozan Orhon’a nedense sorulmayan soruyu. Gözünü kırpmadan yanıtladı: “Çöplükteki artıkları topluyorum!” Utanmasını umanlar utansın, dilenmesini bekleyenlerden tek bir isteği vardı: “Kaleme ihtiyacım var, bir de nota kâğıdına. Onları çöplükte bulamıyorum.” Çöplük tüketilen nesnelerin artıkları ile doludur; tarih dahil hiçbir şeye çentik atamayanların çöplüğünde kaleme rastlanmaz elbette. Hemen başladı pazarlık: Aramıza dön, bizimle yaşa, çöplük karıştırma, çelik uçlu dolmakalemini ve bir ton nota kâğıdını hemen verelim!
Ne var ki, o nota kâğıtları emanet olarak verilecektir; yaz sıcağında dingil dingil sallanılacak melodiler gelmeyince geri alınmak üzere. Türk müziğinin en devrimci albümlerinden birini, sultanîyegâhın imlası üzerinden tartışmış bir topluyaşamın içinden kaçmıştı Yoldaş; hicrandan melezlenmiş bu makamın gece saltanatını neon çiğliği ile kirleten bir topluyaşamdan. O makam ki, cumhuriyetin ilk yıllarında “milli yegâh” olarak yeniden vaftiz edilen lanetli bir makamdır.
Ergüder Yoldaş’ın fiili, kendisini o meşhur aile fotoğrafından eksiltmek değildi yalnızca. O resimdeki mutluluğun kofluğunu, sadece uzakta durarak kanıtlamaktı aynı zamanda. Bu yüzden sığınağında rahat bırakılmadı. Gülünesi rüşvetler, eşeğe uzatılan havuç misali önüne serildi ve çağrı aralıksız yinelendi: “Resimde eksilttiğin yere geri dön.”
Onu kurtarmak isteyenlerin amacı, kendi hülyalarını, umutlarını, inançlarını kurtarabilmekti. Yoldaş kurtarılmayı kabul ettiği anda, yarınlara güven duyulabilirdi yeniden: Ağılın dışında yaşam olmadığı kanıtlanacaktı. Sığınağının önünde birikip “n’olur geri dön” şarkısını terennüm edenler, karganın önünde mürailik eden tilkilerden gayrısı değildi.
O adam, adada tek başına durdu. Durdu ve topluyaşamsal rollere ayna tuttu: Sırında tek suretin yansımadığı bir ayna.

5 Haziran 2011 Pazar

ROMA YAZILARI - 1


foto: yekta majiskül
Coğrafi olarak geniş alanlara yayılan imparatorlukların, uyruklarına kendilerini kabul ettirebilmesi, su üzerindeki icraatlarına bağlıdır. Tarımsal sulamayı ve uyruğun içme suyunu, kapladığı coğrafya üzerinde sağlayamayan imparatorluk, yönetme yetkesindeki meşruluğu yitirir. Bu bağlamda, çeşme yapımı salt gösteriş olarak yorumlanamaz: İktidarın su üzerindeki gücünün, aslında iktidarın ta kendisinin simgesidir çeşme – bir uyruğun hayrat olarak inşa ettikleri bile: Yönetici yetkenin onayını geçin, çeşmeye su getirmek bireysel değil ancak toplumsal düzeneklerle sağlanabilir.

foto: yekta majiskül
 Roma’yı yürüyen bir kişi, her susadığında içilebilir su bulacaktır – içmek tamamen özgürdür, kayda bağlı değildir ve bedelsizdir. Bu, yönetici yetke tarafından topluma sunulmuş bir özgürlük alanıdır: Roma yollar yapmakla yetinmemiş, yoldaki konfora dair düzenlemeler de yapmıştır.
Roma çeşmelerinin en süslüleri “sanat” eseri olanları şehrin alanlarındadır: Kamunun buluştuğu, yüz yüze geldiği ve kamusal düşünceyi yeniden ürettiği mekânlardır buraları. Yönetim yetkesi, sanat eseri görünümü altında, varlığının en görünür simgelerini, o devasa çeşmeleri bu alanlara yaptırmıştır. Toplum kendisine dair düşüncesini üretirken dahi, yetkenin simgesini hesaba katmak zorundadır.


foto: yekta majikül
Çeşmenin değil alanın yitmesi, kamu düşüncesinin yitmesidir. Yetke kendi simgesini, hatta varlığını tartışılmaz kılmak adına, kamunun bir arada bulunmasını engellemeye yönelirse ortadan kaldıracağı ilk şey, birlikteliğin fiziki ortamını yok etmektir. Alan buluşulan değil, araç trafiğinin düzenlendiği bir yeryüzü parçasına dönüşür giderek. Araç trafiğine kapalı alanda ise, insanların durmasını, sadece durmasını sağlayacak bir nedenin olması gerekir. Örnek buradan: Taksim’de, Beyazıt’ta, Üsküdar’da durmak için bir neden var mı?

foto: yekta majiskül
 Çok daha görünür bir simge: Dikilitaş. Kazanılan zaferin bir nişanesi olarak, herkesin görebileceği bir noktaya, alanın tam ortasına dikilen çalıntı anıt. Galibin yağmasıdır o taşlar; anlamlarının, dün ve bugün için, bir de Mısırlılardan dinlenmesi gereken.