29 Eylül 2013 Pazar

İÇİMİZDEKİ BOŞLUĞA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
Bir ağaç kabuğuna bakmak, gölgelerden fal tutmak: Birlikte yaşadıklarımız yitip gittikçe kabuktan ibaret kalıyoruz, ayakta ama içten içe boşalarak.

TAŞIN ZAMANDAKİ YOLCULUĞUNA DAİR

Zamanla birlikte taşın da akıp gitmesi mümkün müdür? Taş gibi yerinde durmak deyimine inat, taş da hareket edemez mi?
fotoğraf: yekta majiskül
Hayal bu ya, diğerlerinden fazla hareket eden, hatta dünyayı dolaşıp gelen bir taş olsun; rengini bile değiştiren, diğer tüm taşlardan başka olan bir taş.
fotoğraf: yekta majiskül
Doğa taşı işler, dokusuna kendi imzasını atar. Onu diğerlerinden başka, kendisinden bile başka, bambaşka bir taşa dönüştürür. İşte budur taşın yolculuğu zaman içinde.
fotoğraf: yekta majiskül
Taş da yaşlanır, kocar bu yolculukta. Alınyazısı yüzeyinde görünür olur, kırışıklar belirir teninde. Zaman taşın yüzeyinden okunur artık.
fotoğraf: yekta majiskül

27 Eylül 2013 Cuma

TARİHE DAİR


Tarih dediğiniz şey, size sadece kendi istediğinizi gösteren, sonsuz bir çiçekdürbünüdür.
Resim: Turgay Gönenç

26 Eylül 2013 Perşembe

RESSAM MALSKAT'A DAİR

Lübeck Almanya’nın güzel şehirlerinden biri, tarihi yüzyıllar öncesine dayanan. Şehrin simgelerinden biri de, St. Marien Katedrali. II. Dünya Savaşı’ndaki hava bombardımanları, tıpkı Köln ya da Dresden gibi, Lübeck’i de yerle bir etti. Harap olan şehirde katedral de büyük hasar gördü, kullanılamaz hale geldi.


Hikâyenin buraya kadarki bölümü handiyse sıradan olarak nitelenebilir. Hikâyenin çekicilik kazandığı yer, Katedralin içindeki Gotik bezemelerin işe karışmasıdır. Sanat tarihi açısından büyük önem taşıyan bu bezekler de bombardıman sonucunda parçalandı. Hatta kilisenin tamamen çökmemesi için Gotik bezemeli sütunların altına çelik gamalı haçların payanda edildiği rivayet edilir.

Dünya Savaşı sona erip de Konrad Adenauer liderliğindeki Federal Almanya yeniden ayağa kalkmaya çabalarken, elbette sanat tarihi açısından önemli simge yapılar da unutulmadı, hele bu yapılar dinsel açıdan da önemliyse eller pek çabuk tutuldu. Lübeck’teki Katedral de yeniden yapım programının öncülerindendi. İşte burada hikâyenin başrolü devreye girer: Ressam Lothar Malskat.

Malskat sanat eğitimi almamış taşralı bir ressamdı. Büyük savaş öncesinde de St. Marien Katedrali’nin restorasyon çalışmalarında görev almış, sonradan itiraf ettiğine göre “sanatının” ilk örneklerini Katedral duvarlarına o günlerde nakşetmişti.

Malskat kimsenin görmesine izin vermediği çalışmasıyla Katedraldeki Gotik bezeme ve resimleri restore etti. Alman devletinin deneyimli ve külyutmaz şansölyesi Adenauer, Katedralin inşasının yedi yüzüncü yılında yeniden ibadete açılış törenine katıldı ve Malskat’ı çalışmalarından dolayı tebrik etti.
Hikâyenin tepe noktası da burada başlar: Malskat Gotik sanat eserlerini restore etmenin kıyısından bile geçmemiş, düpedüz kendisi resmetmiştir. Gotik üslubu kullanan ama kendi imgelerini duvara işleyen bir sanatçıdır Malskat.
Örneğin Madonna’yı mı resmedecek, hemen en sevdiği film yıldızı Hansi Knoteck’in yüzünü konduracaktır oraya. Giderek hayal gücünü tamamen serbest bırakır ve Katedralin inşa edildiği dönemde Avrupa’da henüz bilinmeyen hindiyi dini resimlere motif olarak katar.
Hansi Knoteck
İnsan gariptir, Malskat yaptığı işten hem para hem ün kazanmasına, hatta adına pullar basılmasına karşın vicdan azabından kıvranmaya başlar. Yaptığının dinsel değerlere saygısızlık da içeren bir sahtekârlık olduğuna inanan Malskat kendi kendisini ihbar eder.

Hikâyenin en şaşırtıcı noktası da burada belirir: Anlı şanlı sanat tarihçileri başta olmak üzere kimse Malskat’a inanmaz. Katedraldeki resimleri inceleyen uzmanlar, gördüklerinin yedi yüzyıl önce yapılıp restorasyondan geçen eserler olduğuna dair raporlar verir.

Çaresiz kalan Malskat yanına bir avukat alır, her tür hukuki yola başvurup kendi sahtekârlığını kanıtlamaya çabalar. Nihayet yaptığı resimleri nasıl “eskittiğine” dair gizli yöntemini de itiraf eder. Ancak bu aşamadan sonra, anlı şanlı uzmanlar resimlerin sahteliğini “fark ederler”.
Hikâyenin sona yaklaştığı nokta: Malskat da, ona bu restorasyon işini bulan taşeron da küçük cezalarla yargılama sürecinden sıyrılırlar. Gotik sanatın uzmanları, hele hele külyutmaz şansölye Adenauer elbette sorgulanmaz bile. Olan Malskat’ın duvarlara nakşettiklerine olur. O dönemde fotoğrafı çekilip kayıtlanan tek tük örnekler hariç, Malskat’ın tüm yapıtı Katedral duvarlarından kazınır.

Hikâyenin sonu: Malskat “kariyerine” hapis cezasını tamamladıktan sonra da devam eder. O sırada, Adenauer ve Demokratik Almanya’daki muadili Ulbricht, Almanya’yı başarıyla iki devlete böler. Günter Grass’ın yıllar sonra öfkeyle yazdığı gibi, o sahtekârlık dolu ellili yıllarda tek yargılanan sahtekâr, Malskat olur.

16 Eylül 2013 Pazartesi

KİTABIN YAZILIŞINA DAİR - 3

Okuyucu tarafından elyazmasının yanına alınan notlara, hamişlere ve çıkmalara ne demeli? İşte bu, kitap sayfasının anonim bir tabloya döndüğü andır.
Fotoğraf: yekta majiskül

KİTABIN YAZILIŞINA DAİR - 2

Elyazması kitapları bezeyenler, resimleyenler var bir de.
Fotoğraf: yekta majiskül

KİTABIN YAZILIŞINA DAİR

Artık anlamını yitirmiş bir fiil: Kitap yazmak. Anlamsız, birincisi yazarlık meşgalesi anlamında, çünkü metinler yazılmıyor, diziliyor günümüzde. Diyelim ki üç beş romantik ya da muhafazakâr yazmakta direniyor, hatta mürekkepli kalemleri geçtim, kurşunkalemlerini kalemtıraşla açmayı sürdürüyorlar. İşte burada ikinciye gelip dayanıyoruz: Bir meslek olarak kitap yazma işi.
Kitapların sayısız kişiye ulaşması önemlidir elbette, nerden bakılsa bilginin tüm topluma yayılmasını kolaylaştırır bu – elbette bunun da bir önerme, doğruluk payı taşısa da sadece bir önerme olduğunu unutmamak kaydıyla! Ne var ki, kitabın yazarı ile okuyucu arasında basım işleminin olması başka bir durumdur, kitabın yazanının olması bambaşka bir durum.
Nasıl yazarın üslubundan, kimlik belgesi gibi metinden metne taşıdığı tarzından, vazgeçemediği kelimelerinden söz edilebiliyorsa, kitabı yazanın da üslubundan, tarzından ve kelimeleri yazışından söze girebiliriz.
Aynı metnin iki değişik yazanın kalemiyle kâğıda dökülmesi, nerdeyse iki ayrı yazarın kitabının okunduğu duygusunu uyandırabilir.
Bir de şu: Yazarın yanlışını geri alması, metnin tashihi her zaman mümkündür mümkün olmasına da, yazanın üslubunun tashihi mümkün müdür?
Unutmamalı: Elyazması kitaba bakarken, gördüğümüz nesne iki ayrı sanatçının eseridir, yazarın olduğu kadar yazanın da.

12 Eylül 2013 Perşembe

PRUNKSAAL'E DAİR

Asilzadenin kütüphanesi ihtişam sunar bilgiden önce: avam kitaba değil içine daldığı huşu dolu mekâna bakıp ağzı açık kalır. Meraklı gözlere sunulan kitaptır elbette, nedir, göze sokulan kitabın simgelediği şeylerden bilgi değildir, akla ilk o gelse de. Burada öne sürülen yapıdır, yapı ve ardındaki imparatorluk tasavvuru.
Fotoğraf: yekta majiskül
Tıpkı San Pietro Katedrali’ne giren kişinin dini duygulardan önce kendini ezen kibri sezmesi gibidir yaşanan. Prunksaal’de kibir böylesine batıcı değildir; değildir de, ziyaretçiye sunulan, kitaplarda içerilen bilgiden çok, öylesine nadide ve mebzul sayıda kitabın bir araya getirilmesinin ilanıdır. Karşımızdaki toplam, bir imparatorluk koleksiyonu önünde olduğumuz gerçeğini bir an bile unutmamıza izin vermez ve saygı talep eder hiç durmaksızın.
Fotoğraf: yekta majiskül
Beri yandan insan bakar ve görür: Asırlar öncesinden toplanıp gelen, tek başlarına taşıdıklarından daha büyük öneme sahip bir koleksiyondur bu. Sadece içerdikleri bilgi yüzünden değil, zaman içinde kitapların nasıl imal edildiğine dair bir portre de çizmektedir Prunksaal.
Fotoğraf: yekta majiskül
Ciltler dolusu kitap arasında nefes almak ve bu teneffüsten ötesine geçememek: Ortaçağ manastırındaki elyazması eserlere bekçilik eden, okunmakla yetinmeyip kitapların tozunu alan, onlara kundak bebeği gibi bakım yapan keşişlerin yaşamına özenmek.
Fotoğraf: yekta majiskül
Kaçınılmaz olarak akla düşen soru: Bu büyüklükteki bir kütüphanede baskın öğenin kitap, sadece kitap olması mümkün mü?
Fotoğraf: yekta majiskül
Gölgeli çizimlerle üçüncü boyutun verildiği o güzelim tavan resimlerine kızmak mı gerekli şimdi, ilgiyi kitaplardan alıp uzaklara taşıdıkları için? Yoksa sayfalar ilerledikçe kaçınılmaz olarak beliren bir an durup tefekküre dalma arzusunu çekilir kıldıkları, okunana bambaşka bir pencere açtıkları için teşekkür mü etmeli?
Fotoğraf: yekta majiskül
Bir de elle yazılmış ve bezenmiş, hele resimlenmiş kitaplara bakmanın verdiği haz var, üzerine mutlaka düşünülmesi gereken!
Fotoğraf: yekta majiskül



5 Eylül 2013 Perşembe

KÖTÜ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 13 VE SON

Unutmadan 
diğerleri de var elbette 
kimi bir yumruk yediğinde 
kimi esas oğlana bıçak çektiğinde 
kimi güzel kıza kem gözle baktığında 
kimi şantaj mektubunu salladığında 
kimi yetim yavruyu kolundan tutup sokağa savurduğunda 
hep oradaydılar 
ürpertiyle karışık olsa da 
selam olsun hepinize.

KÖTÜ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 12

Uzun bir hikâye: Ayhan Işık bıyıklı pırlanta gibi bir delikanlının, değil Cüneyt Arkın gibi bir iyi adam efsanesi, Kemal Sunal karşısında bile dize gelen bir kötü adam müsveddesine dönüşmesi.
Hikâyenin kat ettiği yol boyunca öyle örselendi ki kendisine pek yaraşan küstahlığı bile safra sayıp attı ve mütevekkil, yorgun ve üflesen devrilecek bir karikatüre benzedi.
Oysa yürek söken bir Kazıklı Voyvoda’ydı, daha öncesinde en afili sigara tüttüren gazino sahibi. Kenar mahallenin bıçkın tornacısı rollerini Eşref Kolçak’tan alamayınca karşı yakanın takımına transfer olmuş, kötü adamlar âleminin kralı olarak arz-ı endam etmişti.
Acımasızdır bu topraklar, kötü adamların kralı olacaksan kral kalacaksın her daim: Yaşlanmayacaksın, yüzünde çizgiler belirmeyecek, kamburlaşmayacak sırtın, ellerin titremeyecek ve en önemlisi alışmayacaklar sana, kanıksamayacaklar. Mümkün mü?
Şaban’ın karşısına çıkartılan kötü adam, Kazıklı Voyvoda’nın gölgesi bile değildir, hatta kötü adam bile değildir. Eski günlerin hatırına, boğaz tokluğuna yerleri silmesine izin verilen, ancak akranlarının hançerelerinden kopan bir ahla tanıyabildiği kocamış sirk yıldızıdır karşımızdaki.
Her köşeden bir kötü adamın fırladığı, eski günlerde dudak uçuklatan kötülük âlemlerinin geçer akçe olarak sunulduğu, müessif fiillerden mürekkep günümüz dünyasında, kötü adamın anlamı ne olabilir?
Kötü adamlar âlemi uzak bir memlekettir şimdi, o tekinsiz alacakaranlığına bile sıla hasreti çekilen.

KÖTÜ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 11

Araf’ta kalmış bir melez: Bir adım atsa ileriye kötülerin padişahı, dönüp arkasına elini uzatsa evliya. Trajik ölümünün simgelediği gibi, nasıl bir alanı kapladığı yokluğunda belli olanlardan.
Ayşecik’in karşısına geçtiğinde, çarpık bir gülümsemeyle babasını nasıl öldürdüğünü de anlatabilir zevkle, mahcup bir efendilikle üç otuz maaşından artırdığını nasıl nafaka olarak yetim yavruya vereceğini de. Oysa hep aynıdır yüzündeki ifade, öylesine muğlaktır, öylesine uçucu ve öylesine albenili.
Destede saklamak için uğraşadurun, en saf olanın bile bulup çekeceği işaretli jokere benzer: Oradadır, elinizin altındadır, ne kadar saçma olursa olsun hikâyenin ilerlemesi için gerekli olanı yapmaya amadedir.
Benzerleri de takipçileri de vardır elbette, hem kötü adamlar âleminin içinde olup hem güldürebilen: Öztürk Serengil’den Sadettin Erbil’e.
Yine de benzersizdir: Koca kafasını eğip bükmesinden devasa gövdesini haspalar gibi kırıtarak yürümesine, aynı hareketleri taban tabana zıt anlamlarda kullanabilen bir başkası yoktur çünkü.
Tek kelimeyle şuh! 

KÖTÜ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 10

Kanca burun, çatık kaş, nobran sözcüğünün görsel karşılığı gibi bir suret. Dolu dolu kahkaha attığı vakidir belki, nedir, içten gülümsediğine rastgelmek mümkün değildir.
Ahmet Rasim’in uzun yıllar önce betimlediği kabadayı duruşunu, bu duruş zamanın akışına direnemeyip kadük olduğu günlerde bile sürdürmüş bir kötü adam. Gövdeyi öne vermeyle kasılma arasında salınan bir pozu, ritmi bozuk adımlarla dolaştırmaktır yaptığı; gerçek yaşamındaki taka lakabını doğrular yamuklukta ilerler olayların içinde.
Zekâdan yana kıt denemez denmesine de, hileli işlere girmez asla: Eteğinde ne taş varsa aşikârdır. Öfkesi aklından önde gittiği için plan kuramaz zaten: işlediği cinayet taammüdendir ama tasar yoktur fiilinde.
Bu anlamda, kötü adamlar âleminin muhafazakâr kanadıdır: Büyük kapitalist işletmenin başına geçmesi eşyanın doğasına aykırıdır, çünkü o yüksekliklerde racona ters işler yürütülmektedir.
Varoş kahvesinde nargilesini fokurdatırken aniden ayağa sıçrayan, eli belindeki makinede sokağa fırlayan, arsız delikanlılara üç beş okkalı tokadı yapıştıran, bilemedin, tutulduğu kızı dağa kaldıran adamdır.
Kusuru, bu da kusursa eğer, fazla gerçek oluşu.