Garip ama kötü adamı oynamışlığı var: Yılmaz Güney’in
hayatını karartan bir katil, kadın düşkünü bir desiseci. Nasıl da inandırıcı,
devam etseydi Turgut Özatay’ın tahtını sarsardı.
Uzun boylu şaşmamalı: yıllarca gazetelere çizgi romanlar
çizmiş grafik ustası, üçüncü sayfa haberlerinden bu çizgi romanlara senaryo
kotaran öykücü ve amatörlüğü fersah fersah aşmış ressam. Kompozisyon yaratmanın
binbir çeşidini deneyen adamın, her rolün altından kalkmasını irdelemek abesle
iştigaldir.
İyi adam sanıldığında bile, bir yanıyla kötü adamlığa göz
kırpar: patrona başkaldırmasını beklersiniz, maaşının peşinde sessiz kalır ama sorgulanmadan
gelip geçer kaypaklığı. Çünkü doğaldır, yaşamın gerektirdiği gibi davranır, dolayısıyla
inandırıcılık sorunu yoktur. Fuzuli yüklerden arınmış, imge değil oyuncu olarak
oradadır.
Belki bu yüzden, esas oğlanın yanında bir ağırlık merkezi
oluşturabilir. Ahmet Mekin gibi esas kızı fethedip gidemez ama Münir Özkul gibi
pür sarsaklıktan ibaret bir kukla olarak da kalmaz.
Rastlantı değil elbet: Başrol oyuncusunun fotoğrafını çekmek
deyince, boynunda kamerası emre amade bekler.
Bir turnusol kâğıdı da sarhoşluktan: Karısına kan yetiştiren
Ekrem Bora’ya kan oturmuş gözlerle engel olmaktan milyonluk ceketi bir şişe
şarap parasına eskiciye satmaya, başkasında günah olacak işleri, en azından
affedilir kılmıştır.
Başrole milim kaldığında, hele yeteneğinin farkındaysan,
içini çekip kendi payına düşen rolleri oynamak nasıl bir evliya sabrıdır, hiç
düşündünüz mü?







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder