15 Temmuz 2016 Cuma

UNUTMADAN, İKİ KELİMEYLE


Taklanın zarafeti


 Hüzzam faslı


 Çatlak burç


Sürek yılgını


 Yuvarlanamayan küsurat


 Bekçi düdüğü


 Kabaralı nalın


Namütenahi rayiha


Figanlı sükût


 Nasipsiz efsun


 Pinhan zılgıtı


 Hoyrat şırıltı


İlelebet sürünceme


Yakamozlu sızı



 Avare zeyrek


Nisyan borcu


İki kelime

GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 13 VE SON

Efemine de var geçmişinde kıskançlıktan kavrulan maço da, hatta evkaftan tekaüt mahalle efendisi ile sarhoşluktan sallanan gazeteci bile. Emekli olması için gerekli işgününü doldurup doldurmadığını soran memura verdiği yanıtta gizli oyunculuğu: “Ben o gün sayısından fazla defa perde açtım evladım.”


Ağırlıklı komedilerde görünür ya, dramda, hatta polisiyede bile rol almışlığı var: ne film ayırt eder ne de rol, herkesi oynar.


Oysa çoğu kez inandırıcı değildir, nerde kalmış gerçekçi olmak. Başrolün yanında hafif bir karikatür olarak bulunmak onun için yeterlidir. Bunu kendisi mi seçmiştir, yoksa talep edilen sadece bu mudur, karar vermek güç.

Yine de bir hassas terazi var içinde: rol çalar kimi zaman ama asla öne geçmez. Varlığını hissettirmekle birlikte, yanda kalması gerektiğinin farkındadır. Payanda bile değildir çünkü, nadide bir ferforje güzelliği katar göründüğü yere.


Bir sinsilik yok mu içinde, var elbet: kuyu gibidir gözleri, en soytarı mimiğinde bile mat bakar, handiyse anlamsız. En babacan halinde bile, bir kıyıcı damar atmaktadır içinde, sanki nabzından da bağımsız.



Kıraathanede hariciye meseleleri tartışılacak adam, kahveyi sizin ısmarlamanız şartıyla.

GÜLÜNESİ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 13 VE SON

Bir sevimlilik abidesi: yüzünü gördüğü anda, elinde olmadan gülümser insan. Bu yüzden en büyük haksızlığı yine kendisi yapmıştır kendisine: nasıl oynadığını göremez kimse. Oysa Tophaneli dolmuş kâhyası da olur, Adanalı toprak ağası da, sanki kolaymış gibi.

Alametifarikası: iyi yağlanmış bilyeler üzerinde, gövdeden bağımsız devinen boyun. Boynuyla göbek atar.

Karısından dayak yediği rivayet olunur. Kadınlar karşısında kapıldığı çaresizlik nöbetleri düşünüldüğünde, neden olmasın. Bedia peşinde, çarnaçar bir ördek yavrusu gibi sürüklenir.


Beri yandan, sapına dek âşık: ister tek kadın peşinde ister kart horoz olarak hepsinin, bekârlık kılıbık olmakla kıyas kabul etmez ceza onun gözünde.


Bir de Sadri Alışık’a âşık oluşu var elbette: O yıllarda bu netameli rolü tereyağından kıl çeker gibi oynayıp geçmiştir, ardında tek soru işareti bırakmadan.



Rüknettin’in kökü rükn’dür: temel direk!

13 Temmuz 2016 Çarşamba

GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 12

Nasıl bakar: Bir yandan sevgi var o gözlerde, sıcacık, gel birlikte oturalım günbatımına karşı diyen; beri yandan kaygı, nasıl olsa biri gelip çomak sokacak yuvarlanıp gidişimize diyen, hatta bundan emin.


Her şeyin farkındadır, dünya nasıl döner kendini kale almadan, bilir. Bilir bilmesine de, elinden bir şey gelmez. Akşam serinini bile bekleyemez, çömelir bir ağaç gölgesine, toprağın güneş altında kavruluşunu seyreder: kendi hayatıdır baktığı, sorsan anlatamaz ama bilir.

Anlatır belki: gözlerinin içine bakar insanın, sessiz, feraseti karşısındakinden umarak.


Ummak demişken: umut yeter mi değiştirmeye? Beklesen değişir mi dünya? Asıl bu soruya karşı dilsizdir. İsyan yoktur lügatinde, ağaç gölgesine çekilmekle fazla cesur davrandığına inanır, nerde kalmış diklenmek.


Bir çocuğun başını okşayabilir, aynı şefkatle toprağı belleyebilir ama bu da bizim umudumuzdur. Hep aynı hata: İnsandan değil beklentimiz, yazgıdan!



Konuş desen anlatacak: aksakallı dede yağmur duasına gelmiş köye, askerliğinde görmüş büyük şehri, eh bir de, kaşlarını görüp âşık olduğu yavuklusu. Görebildiği tüm dünya, şimdi gölgesine sığındığı ağaca tırmandığı çocukluğunda gördüğünden ibaret, ince dallardan bakabildiği uzaklık hayalinin sınırı.

GÜLÜNESİ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 12

Konuşur biteviye, üstelik incir çekirdeğini doldurmayacak türden gevezeliklerle. Bu sırada mimikleri önüne geleni sürükleyen bir sel gibi akar. Yetmez, atlar, zıplar, düz duvara tırmanır. Daimi bir hareket halinde, izleyicisini serseme çeviren ve sorgulanamayan bir konuma taşır kendini.


Baştan sona bir tip aslında, otuz yılı aşkın süre aynı kostüm içinde devam eden. Ne garip, Cilalı İbo bu denli yapışmışken üzerine, bir de şapkasında, nerdeyse alınyazısı gibi taşır lakabını. Hiç de azımsanmayacak uzunluktaki bu sürede, hiç derinleşmeyen bir tip: kartviziti yaldızlı ama kendisi bir türlü gelmeyen misafir.


B sınıfının yıldızı, her yerde aynı: sınırsız özgüvenini oyunculuk sınavında asla denemeyen ve sevimlilik ardında gizlenen, küstahlıkla bezeli kendine has efsane.

Kartvizitinde adı mı yazılıdır, Cilalı İbo mu?


Hile ve desise adamı, ne yekten karşı durabilir rakiplerine ne de uzun erimli mücadele verebilir. Sadece hemen sonuç verecek planlar (yoksa tuzaklar mı?) kurabilir, çünkü rakiplerinin zaaflarına aşinadır, kendisinde de vardır benzeri zaaflar: Para herkese lazımdır ve güzel kadınlar sevilmek içindir. Amerikan taşrasında miras peşine düşen ya da Almanya’da Nazi artıklarıyla aşık atmak için cinsel gücüne başvuran bir kenar mahalle boyacısı, saf ve masum olabilir mi?


Turist Ömer’in Kemal Tahir eline düşmüşü.

12 Temmuz 2016 Salı

CİORAN'DAN ALINTI

Bütün insanlar az çok haset duyarlar: Siyaset adamları katiyetle öyledir. Kendinin yanında ya da üstünde kimseye tahammül edilememesi ölçüsünde siyaset adamı olunur ancak.

HÂLÂ ANADİLE VE CİORAN'A DAİR

Anadilinde yazamamak, gündelik yaşamda o dili kullanamamak. Benzer yazgıyı yaşayanlardan Cioran, bir mektubunda hâlâ anadilini kullanan arkadaşına şöyle yakınır: “Nerdeyse sitemi andıran bir sorunuz beni bilhassa şaşırttı. Bir gün kendi dilimize dönme niyetinde olup olmadığımı, ya da, elimde olmayan ve asla elime geçmeyecek bir kolaylıkla kullandığımı zannettiğiniz diğer dile sadık kalmayı dileyip dilemediğimi öğrenmek istiyorsunuz. Bu ödünç alınmış ağızla; bütün o düşünülmüş ve tekrar düşünülmüş, nâmevcutlaşacak kadar ustaca inceltilmiş, nüansın zulmü altında beli bükülmüş, her şeyi ifade etmiş olduğundan ifadesiz kalmış, kesinliğiyle ürkütücü, yorgunluk ve edep yüklü,
kabalık derecesinde ketum sözcüklerle ilişkilerimin hikâyesini size ayrıntılarıyla anlatmak, bir kâbus metnine girişmek olur. Bir İskit’in bu sözcüklere alışmasını, açık anlamlarını kavramasını, onları titizlik ve dürüstlükle kullanmasını nasıl beklersiniz? Bitkin zarafeti başımı döndürmeyen tek bir sözcük bile yok.” Bu müşteki Cioran, hemen bütün eserlerini Fransızca yazmış, Fransız üniversitelerinde ders vermiş bir Romendir.

ANADİLE DAİR

Batı uygarlığının geç eriştiği yerlere keşşafın hemen ardından gelen ikinci kişi misyoner rahiptir. Henüz keşşafın dilini sökememiş yerlileri etrafına toplar misyoner ve geldiği dünyada bile ruhunu çoktan teslim etmiş bir dilde, Latince konuşarak Ruh’ül Kudüs’ü anlatmaya çalışır. Kafamdaki soru bu nakıs teşebbüsün dinsel ya da toplumsal anlamı değil de şu: Ortak bir dil olmadan anlaşmak bile olanaksızsa, insanları tenvir etme umuduna kapılmak nasıl bir hülyadır?

Benzer bir durum, Roth misali anadilinde yazdığı metinleri sunacak kimseyi bulamayan yazarlar için de geçerli değil mi? Üstelik Roth’un örnek olduğu ikinci durumda, yazarın misyoner denli adanmış olması beklenemez; demem o ki, yazarın hissettiği çaresizlik daha yoğun olmalıdır.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

ROTH'TAN ALINTI

fotoğraf: yekta majiskül
İstasyondaysan dünyanın hiçbir yeri artık uzak değildir.

JOSEPH ROTH'UN SÜRGÜNÜNE DAİR

Bir filmdi önce, Ermanno Olmi’yi öğrenmiştim ama onu değil. Ermiş Ayyaş Destanı’nın asıl yaratıcısını çok sonra keşfedecektim. Biraz kırık, söylemek istediğinin çevresinde dolanan ama iş insan iradesinin sınırına gelip dayandığında acımasızlaşan bir yazar: palyaçonun yüzüne boyadığı gözyaşı.
Kahramanlıkların dönemi sona erdi: Sıkı büro çalışmaları dönemindeyiz şimdi. Destanların dönemi sona erdi: İstatistikler dönemindeyiz şimdi.

Alkolizm, bir türlü terk edilemeyen şizofren bir eş ve daimi sürgün. Sürgün demişken, Stefan Zweig ile iyi dost; biri acı çekmeden ölmeyi yeğlerken, diğeri kendine eziyet ederek ölümü çağıranlardan. Otel odalarında uzatılmış, sündürülmüş, yücelikten arındırılmış bir intihar Roth’unki, çığlıktan çok duraksız bir bozlak.


Nedir, gerçek dramı neden sonra fark ettim: Roth içini yakıp kavuran, anadilini kullanarak seslenebileceği okur kitlesinden koparılmaktı. Alman dilini konuşanlar, onun yazdıklarını asla okumuyor, merak bile etmiyordu. Asıl sürgünü coğrafi değildi Roth’un, zaten ülkeler ve sınırları umurunda olmamıştı ama anadilinden sürgün edilmek perişan etmişti onu.
Ben bir otel vatandaşıyım, bir otel yurttaşı.
Anadilinde yazman senden talep edilmediğinde, hatta o dili kullananlar seni yok saymaya başladığında anlamıştı kendisinden esirgenen özgürlüğün anlamını: Seslenecek bir başına kendin kaldığında, her yazdığın bir imdat çığlığıdır artık.



Otel odalarında ayılmaya çalışarak geçen günler, katmerli sürgünlük: Ülkesinden, anadilinden, dolayısıyla mesleğinden, toplumsal rollerden uzaktaydı, bunları topu yasaktı ona. Çapaklanmış gözlerini açmaya çabalarken, unutmanın mümkün olmadığı duygusu sızıldanıp durur içinde. Ben iyi yazarım, demiştir kendi kendine, Almancayı hep çok güzel kullandım. Ama yakasına yapışmış ceza hatırlatır müstehzi bir fısıltıyla: O dili konuşanlar reddetti seni!

GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 11

Garip ama kötü adamı oynamışlığı var: Yılmaz Güney’in hayatını karartan bir katil, kadın düşkünü bir desiseci. Nasıl da inandırıcı, devam etseydi Turgut Özatay’ın tahtını sarsardı.


Uzun boylu şaşmamalı: yıllarca gazetelere çizgi romanlar çizmiş grafik ustası, üçüncü sayfa haberlerinden bu çizgi romanlara senaryo kotaran öykücü ve amatörlüğü fersah fersah aşmış ressam. Kompozisyon yaratmanın binbir çeşidini deneyen adamın, her rolün altından kalkmasını irdelemek abesle iştigaldir.

İyi adam sanıldığında bile, bir yanıyla kötü adamlığa göz kırpar: patrona başkaldırmasını beklersiniz, maaşının peşinde sessiz kalır ama sorgulanmadan gelip geçer kaypaklığı. Çünkü doğaldır, yaşamın gerektirdiği gibi davranır, dolayısıyla inandırıcılık sorunu yoktur. Fuzuli yüklerden arınmış, imge değil oyuncu olarak oradadır.


Belki bu yüzden, esas oğlanın yanında bir ağırlık merkezi oluşturabilir. Ahmet Mekin gibi esas kızı fethedip gidemez ama Münir Özkul gibi pür sarsaklıktan ibaret bir kukla olarak da kalmaz.


Rastlantı değil elbet: Başrol oyuncusunun fotoğrafını çekmek deyince, boynunda kamerası emre amade bekler.

Bir turnusol kâğıdı da sarhoşluktan: Karısına kan yetiştiren Ekrem Bora’ya kan oturmuş gözlerle engel olmaktan milyonluk ceketi bir şişe şarap parasına eskiciye satmaya, başkasında günah olacak işleri, en azından affedilir kılmıştır.



Başrole milim kaldığında, hele yeteneğinin farkındaysan, içini çekip kendi payına düşen rolleri oynamak nasıl bir evliya sabrıdır, hiç düşündünüz mü?