Bir filmdi önce, Ermanno Olmi’yi öğrenmiştim ama onu değil. Ermiş
Ayyaş Destanı’nın asıl yaratıcısını çok sonra keşfedecektim. Biraz kırık,
söylemek istediğinin çevresinde dolanan ama iş insan iradesinin sınırına gelip
dayandığında acımasızlaşan bir yazar: palyaçonun yüzüne boyadığı gözyaşı.
 |
Kahramanlıkların dönemi sona erdi: Sıkı büro çalışmaları dönemindeyiz şimdi. Destanların dönemi sona erdi: İstatistikler dönemindeyiz şimdi.
|
Alkolizm, bir türlü terk edilemeyen şizofren bir eş ve daimi
sürgün. Sürgün demişken, Stefan Zweig ile iyi dost; biri acı çekmeden ölmeyi
yeğlerken, diğeri kendine eziyet ederek ölümü çağıranlardan. Otel odalarında
uzatılmış, sündürülmüş, yücelikten arındırılmış bir intihar Roth’unki,
çığlıktan çok duraksız bir bozlak.
Nedir, gerçek dramı neden sonra fark ettim: Roth içini yakıp
kavuran, anadilini kullanarak seslenebileceği okur kitlesinden koparılmaktı. Alman
dilini konuşanlar, onun yazdıklarını asla okumuyor, merak bile etmiyordu. Asıl sürgünü
coğrafi değildi Roth’un, zaten ülkeler ve sınırları umurunda olmamıştı ama
anadilinden sürgün edilmek perişan etmişti onu.
 |
Ben bir otel vatandaşıyım, bir otel yurttaşı. |
Anadilinde yazman senden talep edilmediğinde, hatta o dili
kullananlar seni yok saymaya başladığında anlamıştı kendisinden esirgenen
özgürlüğün anlamını: Seslenecek bir başına kendin kaldığında, her yazdığın bir
imdat çığlığıdır artık.
Otel odalarında ayılmaya çalışarak geçen günler, katmerli
sürgünlük: Ülkesinden, anadilinden, dolayısıyla mesleğinden, toplumsal
rollerden uzaktaydı, bunları topu yasaktı ona. Çapaklanmış gözlerini açmaya
çabalarken, unutmanın mümkün olmadığı duygusu sızıldanıp durur içinde. Ben iyi
yazarım, demiştir kendi kendine, Almancayı hep çok güzel kullandım. Ama
yakasına yapışmış ceza hatırlatır müstehzi bir fısıltıyla: O dili konuşanlar
reddetti seni!