Lübeck Almanya’nın güzel
şehirlerinden biri, tarihi yüzyıllar öncesine dayanan. Şehrin simgelerinden
biri de, St. Marien Katedrali. II. Dünya Savaşı’ndaki hava bombardımanları,
tıpkı Köln ya da Dresden gibi, Lübeck’i de yerle bir etti. Harap olan şehirde
katedral de büyük hasar gördü, kullanılamaz hale geldi.
Hikâyenin buraya kadarki
bölümü handiyse sıradan olarak nitelenebilir. Hikâyenin çekicilik kazandığı
yer, Katedralin içindeki Gotik bezemelerin işe karışmasıdır. Sanat tarihi
açısından büyük önem taşıyan bu bezekler de bombardıman sonucunda parçalandı. Hatta
kilisenin tamamen çökmemesi için Gotik bezemeli sütunların altına çelik gamalı
haçların payanda edildiği rivayet edilir.
Dünya Savaşı sona erip de
Konrad Adenauer liderliğindeki Federal Almanya yeniden ayağa kalkmaya
çabalarken, elbette sanat tarihi açısından önemli simge yapılar da unutulmadı,
hele bu yapılar dinsel açıdan da önemliyse eller pek çabuk tutuldu. Lübeck’teki
Katedral de yeniden yapım programının öncülerindendi. İşte burada hikâyenin
başrolü devreye girer: Ressam Lothar Malskat.
Malskat sanat eğitimi
almamış taşralı bir ressamdı. Büyük savaş öncesinde de St. Marien Katedrali’nin
restorasyon çalışmalarında görev almış, sonradan itiraf ettiğine göre “sanatının”
ilk örneklerini Katedral duvarlarına o günlerde nakşetmişti.
Malskat kimsenin görmesine
izin vermediği çalışmasıyla Katedraldeki Gotik bezeme ve resimleri restore
etti. Alman devletinin deneyimli ve külyutmaz şansölyesi Adenauer, Katedralin inşasının
yedi yüzüncü yılında yeniden ibadete açılış törenine katıldı ve Malskat’ı
çalışmalarından dolayı tebrik etti.
Hikâyenin tepe noktası da
burada başlar: Malskat Gotik sanat eserlerini restore etmenin kıyısından bile
geçmemiş, düpedüz kendisi resmetmiştir. Gotik üslubu kullanan ama kendi
imgelerini duvara işleyen bir sanatçıdır Malskat.

![]() |
Hansi Knoteck |
İnsan gariptir, Malskat
yaptığı işten hem para hem ün kazanmasına, hatta adına pullar basılmasına
karşın vicdan azabından kıvranmaya başlar. Yaptığının dinsel değerlere saygısızlık
da içeren bir sahtekârlık olduğuna inanan Malskat kendi kendisini ihbar eder.
Hikâyenin en şaşırtıcı noktası
da burada belirir: Anlı şanlı sanat tarihçileri başta olmak üzere kimse Malskat’a
inanmaz. Katedraldeki resimleri inceleyen uzmanlar, gördüklerinin yedi yüzyıl
önce yapılıp restorasyondan geçen eserler olduğuna dair raporlar verir.
Çaresiz kalan Malskat
yanına bir avukat alır, her tür hukuki yola başvurup kendi sahtekârlığını
kanıtlamaya çabalar. Nihayet yaptığı resimleri nasıl “eskittiğine” dair gizli
yöntemini de itiraf eder. Ancak bu aşamadan sonra, anlı şanlı uzmanlar
resimlerin sahteliğini “fark ederler”.
Hikâyenin sona yaklaştığı
nokta: Malskat da, ona bu restorasyon işini bulan taşeron da küçük cezalarla
yargılama sürecinden sıyrılırlar. Gotik sanatın uzmanları, hele hele külyutmaz şansölye
Adenauer elbette sorgulanmaz bile. Olan Malskat’ın duvarlara nakşettiklerine
olur. O dönemde fotoğrafı çekilip kayıtlanan tek tük örnekler hariç, Malskat’ın
tüm yapıtı Katedral duvarlarından kazınır.
Hikâyenin sonu: Malskat “kariyerine”
hapis cezasını tamamladıktan sonra da devam eder. O sırada, Adenauer ve
Demokratik Almanya’daki muadili Ulbricht, Almanya’yı başarıyla iki devlete
böler. Günter Grass’ın yıllar sonra öfkeyle yazdığı gibi, o sahtekârlık dolu
ellili yıllarda tek yargılanan sahtekâr, Malskat olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder