Âşık Veysel’in sözünü ettiği “uzun ince bir yol” burası değil elbette. Yine de, bu perspektiften nasıl da benziyor ozanın betimlediği yola. Sanki tüm evren daralmış, bu yolun uzandığı hacme sıkışmış, arnavutkaldırımından mürekkep bir evren olarak var olmuş artık.
Neden olmasın, neden tüm evren o sokaktan ibaret sayılmasın? Tek bir telefon hattının çekilmediği, televizyon denen aletin varlığını kanıtlayacak tek bir antenin gözükmediği bir sokak burası. Dışarısı, eğer varsa öteki ile iletişim yok; dolayısıyla, evren sokağın uzandığı sınırlara dek daralmış olabilir.
Sıkışık düzende birbirlerine yaslanan evler, hemen tümü ahşaptan. Belki sadece birbirlerine yaslandıkları için ayakta durabilen evler. Menkıbelerini dinleyedurduğumuz eskilerin dayanışma duygusunu, evler de bütünlüyor galiba.
Bir sokağın iki yanına dizilmiş evler ve sokağa tecavüz eden bir tek ağaç. Büyük olasılıkla fotoğraf çekiminin farkında olmayan bir adamın yürüyüşüne tanık oluyoruz ama aynı zamanda, sokağa fırlayan bir ağaca da. Fotoğraflarda gözükebilmek için türlü cambazlıklar eden küçük çocuklar gibi, boynunu uzatmış sokağa doğru.
Gerek var mı, ağacı anımsamak için onun uzanmış boynunu görmeye? Bu sokağın kış zamanı bulandığı çamuru görmek için, fotoğrafın kışın çekilmesine ne kadar gerek varsa… Doğanın kendini kanıtlamak için fotoğrafa gereksinimi yoktur. Bu sokağın zemininde asfalt değil doğa var; halis İstanbul toprağı.
Şu soru düşebilir akla: Doğal olanın zamanla ilintisini çözmek için, eski bir İstanbul sokağının fotoğrafına bakmalı mı? Neden olmasın; eğer tüm evrenin o sokağa sığabildiğine inanıyorsak, zamanın anlamını da o sokak üzerinden çözmeye çalışmak mümkündür.
Zenon’un çatışkılarını anımsayalım: İki sütun arasındaki mesafeyi asla alamayacak adamdan söz eder Zenon. Adam önce iki sütun arasındaki mesafenin yarısını yürüyecektir, sonra kalan yarının yarısını, sonra kalanın yarısını, sonra ardından gelenin yarısını… Bu yürüyüş sonsuza dek sürecektir, diğer sütuna ulaşamadan.
Pekiyi, sokakta sessizce yürüyen adamın Zenon’dan haberi var mıdır? Zamanın ilerleyişinin felsefenin temeli olabilecek denli önemli, sırrına vakıf olunması güç özünü düşünmüş müdür hiç? Acaba, bir saati var mıdır kendine ait?
Bir saate ihtiyaç duyar mı yaşamında? Günler birbiri ardına dizilecek, güneşin doğuşunu, yükselmesini, düşüşe geçmesini, sonunda geri gelmek üzere batmasını, yani gündelik yaşamında gerekli olabilecek tüm zaman bilgisini kendisine duyuracak bir cami vardır nasıl olsa; bu fotoğrafta gözükmese bile.
Cami gözüktüğünde sadece zamana değil, her şeye hâkim olur. Zamanı dikte eder insana, evrenin büyüklüğünden haber getirir o küçük ve belki de en büyük sokağa. Zamanın ilerlediğini duyurur sokağa ve şehre.
Şehirde caminin konumu merkez olagelmiştir. Orada görünür ve siz ona bakmasanız da görür hepinizi. Bakın fotoğrafa, camiye bakan tek bir insan göremeyeceksiniz ama cami tüm fotoğrafın egemen öğesidir yine de.
Kamusal alandır burası, o hep sözü edilen ama bir türlü sınırları betimlenemeyen. Ticaret yapılır burada, topluyaşam için gerekli olan değişim gerçekleştirilir. Hayvanlar vardır, köpekler, koyunlar… Ne yazık ki, kadın yoktur! Kadın o sokakta kalmıştır, onun evreninin sınırları o sokağın köşesine kadardır, zaman oradan ötede işlemez.
Sokak fotoğrafında yalnızlık denli önemli olan, hiç kimsenin zamanın bir fotoğraf karesine hapsolunduğunun farkında olmayışıdır. Oysa burada, hemen herkes farkındadır zaman içinde ölümsüzleştiğinin. Farkında olmadıkları, daimi ölümsüzün artlarında dikilip durduğudur.
Cami uzun minareleriyle göğe doğru uzanır. Şehir onun eteklerinde yayılır. Yataydır şehir, meskenler hizalarını bozmazlar, dayanışma içinde birbirlerine yaslanırlar ve destek olmazlar kendilerinden farklı bir eve. Birbirinden farklı olmayanların toplumudur burası, kamusal alanı da öteki içermez elbette: Daimi benzeşmeler evreni ve tek başına kalanı da yanına çağıran bir zaman anlayışı.
İnsanın kendi içinde ilerleyen bir zamanı da vardır ama. Kendi başına kaldığında, evrenden koptuğunu sandığında sığındığı bir iç zamanı.
Kimi zaman, denize ayağını uzatmış, tefekküre dalmış bir sofi yalnızlığını çeker canı insanın. Arınmak ister o baktığı suyun önünde. Kara giysiler içindeki adamın başındaki ak sargı gibi tertemiz olmak ister. İşte o zaman, evlerin arası açılır fotoğraftaki gibi, birbirlerini omuzlamaz ve denetim altında tutmaz olurlar. Ahşap ile taş komşuluk eder yapılarda, aradaki yeşillik başını uzatmaz olur, isyan tevekküle dönüşür.
Ellerini dizleri üzerinde kavuşturmuş, sudaki aksine bakan adamın tek aydınlık yerine, boynuna odaklanalım. Orada, şahdamarındaki zonklamada konuşan nedir? Kiminle yarenlik etmektedir adam? Zaman nereye gitmiştir, uzakta mıdır, yoksa oracıkta, hemen şahdamarının içinde mi atmaktadır?
Yanıt, yine o adamın yalnızlığında yatar.
görsel malzeme için Akın Kurtoğlu'na teşekkürler.
Yekta Bey'in yazılarına aklım erdiğince maydanoz oldum. Ulvî kişiliği bana ilham verdiği için değerli birikimlerine yorum yapma ayrıcalığını elde ettim zannederim. "Zaman nereye gitmiştir?" sorusu bu denli gerçekçi anlatıma çok hoş duygusal bir boyut kazandırıyor.
YanıtlaSilYalın lâkin estetik bir anlatım.