2.KENAR: DURAKSAMA
Türk yazınındaki aydın - halk kopukluğunu, değişik bir biçimde olsa da çocuk romanlarında bile görmek mümkün. Bir yazısında şöyle diyor Fatih Erdoğan:
“...yazıldıkları dönemin gerçekliğiyle ilgili ipuçlarını bu kadar kolay elde edemiyoruz. Çünkü çocuklar için yazanlar, yaşantılarını, yaşantılarının onlardaki izlenimlerini dile getirmekten çok, eğitilmesi gerektiğini düşündükleri çocuklara o an için gerçekleştirilememiş, düşsel, doğruluk ve güzelliklerle dolu farklı bir dünyayı betimlemeye çalışmışlardır. Bu farklı dünyayı kendileri kuramamışlardır, ama çocuklar kuracaktır. Kendi hayatlarından hoşnut kalmamışlardır. Aksayan çok şey vardır ve bu aksamaları giderecek bireyler, yani yarının çocukları eğitilmelidir ki bu sorumluluklarını yerine getirebilsinler.”

Bu romanların çocuklara önerdiği rol modellerinin gerçek yaşamda tam karşılığı olmadığı gibi, çocukların tinsel gelişiminde yararlı bir etkisinin olabileceğini söylemek de mümkün değildir. Çünkü çocuk bağlanacağı ve gerekirse savunacağı özdeğerleri içselleştirmeyi bırakın, oynaması ve ötekilerden de oynamasını bekleyeceği topluyaşamsal rolleri bellemekten gayrısını yapmamaktadır bu romanları okurken. Örneğin, bu romanların baba figürleri bir baba rolünü canlandırmaktan öte kimlik değeri taşımazlar. Baba rolünün gereklerini, diğer deyiş ile topluyaşamın bir babadan beklediği sorumlulukları yerine getirdikleri sürece iyi babadırlar; bu sorumluluk tavsadığı anda iyilik niteliği sorgusuz sualsiz kötülüğe döner. Ana figürleri de aynı kaderi paylaşırlar.
Tuğcu romanlarındaki anneler, çocuğun küçüklük dönemlerindeki sevgi gereksinimini karşılayan, yoksulluğa düşüldüğünde çalışmaktan kaçınılmasa da ev kadınlığına/aile içi istihdama yazgılı tiplerdir. Bu romanlar hemen hep erkek çocuk açısından yazıldıkları için annenin çocuğa bir rol modeli sunması söz konusu olamaz.
Bu yalınkat aile kuruluşları içinde anne tipinin olumlu ya da olumsuz konumlanmasının önemi olmaması gerekir, öyle de olmuştur. Anne ancak çocuğunu terk ettiği anda olumsuz olarak çizilir. Tuğcu’nun insafsızlığı kadına her ne koşul olur ise olsun yuvasını terk etmeme yükümlülüğünü getirmesinden ötede, kadını yalnızca yuvasını terk ettiğinde kötü olabilecek bir varlık olarak algılamasıdır. Tuğcu romanlarında evini terk etmeyen kadın asla kötü değildir; ancak kocası onu reddettiyse evini terk etmeye hakkı vardır. Ne yazık ki, bu kadın indirgenmiş, salt analık yapan ev kadınına dönüşmüş bir kadındır.
Tuğcu romanlarında kimi zaman gündeliğe giden ev kadınlarına rastlanır. Fakat bu kadınların amacı kendilerine bir özgürlük alanı yaratmak değil, bozulan aile bütçesine katkıda bulunmaktır. Bütçe düzelip aile feraha erdiği anda kadın çalışmayı kesecek, hiç olmaz ise aile içi istihdama geçecektir. Tuğcu’nun çalışkan köy kadınlarını övmesi de bu denklemin içinde değerlendirilebilir. Köy kadını ailenin tarlasında çalışmakta, dolayısı ile aile içi istihdam sınırları içinde kalmakta, kendi özgürlük alanını genişletici bir çabaya girişmemektedir.
Kadının indirgenmişliği, ikame edilmiş analarda da sürer. İkame edilmiş babalar kimi zaman iyi kimi zaman kötü olabilir; bu topluyaşamsal baba rolünü iyi oynayıp oynamamaları ile ilintilidir. Gelgelim, Tuğcu bu hakkı kadınlara tanımaz. Pek az iyi örnek dışında ikame edilmiş analar, başarısızlığa ve kötü olarak konumlanmaya yazgılıdır. Bunu kan yakınlığı, analığın aşkınlaştırılması gibi yollardan açıklamak mümkün gözüküyor ama Tuğcu’nun kadın için kurduğu dünyanın bütünleyicisi olarak daha açıklayıcı bu başarısızlık: Kadın ancak kendi evinde ve kendi ailesi içinde başarılı olabilir, bu çemberin dışında en iyi bildiği işi yapsa bile başarısızlık kaçınılmazdır.
Tuğcu baba rolünün gereklerini yerine getirmede tek bir kıstas kullanır: Çocuğu aile ve iş kurmaya özendirecek bir kimlik örneği sunmak. Bu iki alan neredeyse birbirlerinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar; aile kuramayan ya da ailesini dağıtan erkek figürü, iş de kuramaz ya da işini batırır. Denklem bu denli yalındır. Kurtulması olanaksız yoksulluklarda ahlaki düşkünlük de hemen eşikte beklemektedir. Eğer ufak bir varsıllık umudu var ise, ahlak sükût etmez! Babanın görevi karısını ev yaşamından dışarıya çıkarmadan, özellikle bedenen acı çekerek çalışmak ve yoksulluğu kapı dışarı etmektir.
Bu görev nedeniyle babalar çocuklarına bedensel sevgi göstermekten affedilmişlerdir. Erkek figürü çocuğunu okşamak ile yetinir, sarılıp öpmelere pek rastlanmaz. Babanın topluyaşamsal rolü, çocuğun eğitimini okulda ya da işyerinde yarını düşünmeden sürdürmesinin maddi koşullarını oluşturmak ile sınırlı gibidir. Ama bu rolü önemser Tuğcu. Şaşmaz bir kesinlik ile, yarını düşünmeden yaşayan babaların çocuklarına kötü örnek olduklarını öyküler. Tuğcu romanları har vurulup harman savrulan servetlerin, babadan çok çocuklarda düşkünlüğe yol açtığını savlayan örnekler ile doludur.
Ana baba rollerinin bu denli kesin çizgilerle çizilmiş olmasına karşın kardeş rolleri belirsiz gölgeler durumundadır. Romana eksen olan çocuk şaşmaz bir kural olarak büyük kardeştir. Tuğcu diğer kardeş tiplerini korunması gereken küçük kız kardeş dışında işlemeden bırakır. Eğer romanda bir kız kardeş tipi varsa, bu mutlaka küçük kız kardeştir ve yoldan çıkmasını engellemek için savaş verilecek bir denek taşı olmaktan öte anlam taşıması enderdir. Kardeşler neredeyse hep olumlu çizilmiş, masum yavrucaklardır. Tek tük istisnalar da önlerinde yanlış bir topluyaşamsal rol oynayan ebeveynlerinin kurbanı olmuşlardır. Tuğcu bu kurbanların da çoğu zaman romanın ekseni olan ağabeyce kurtarılmalarına izin verir.
Şimdiye dek saptadıklarımın ışığında Tuğcu’nun ısrarla bir aile projesi önerdiğini söylemek mümkün. Babanın ev dışında çalışıp ailenin sürmesini ve herkesin kendine düşen topluyaşamsal rolü yeniden üretecek alana sahip olmasını sağlamak, ananın çocuklarına şefkat göstermek ve aile içi istihdam yöntemiyle babayı desteklemek, çocukların ise eğitimlerini sürdürmek ve kendilerine önerilen rolleri doğruluğunu sorguladıktan sonra yansılamaktan ibaret görevlerini yerine getirdikleri, köyde de kentte de çekirdek olarak kalan bir aile.
Gözden kaçırılmaması gereken şu: Tuğcu, ebeveynlerinin oynadığı topluyaşamsal rolleri sorgulamalarını çocuklardan bekler. Hatta bu görevi onlara yükler, çünkü Tuğcu romanları ailelerini sorgulayan, onları hatalı davranışlarında uyaran, gerektiğinde isyan bayrağını açıp evi terk eden çocuklar ile doludur. Tuğcu romanlarında önerilen topluyaşamsal roller çok basmakalıp ve tutucudur fakat çocuk kimliğine diğer çocuk romanlarında olmadığı denli yük bindirilmiştir. Tuğcu romanlarında topluyaşamsal rollerini en etkin biçimde oynayanlar, çocuklardır. Ne yazık ki, oynamaları gereken roller, ne kendilerini ne de topluyaşamı dönüştürme gizilgücüne iye değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder