3.KENAR: DİKLENİŞ
Bir romancının önerdiği iktisadi bağlamı deşifre etmenin ilk yolu, romanlarında beliren mesleklerin yoğunluğu ve olumlu/olumsuz çizilme sıklıklarıdır. Bir meslek grubunun sık sık olumsuz çizilmesi, o meslek grubunun gönderme alanındaki iktisadi sistemin de olumsuzlanması anlamına gelebilir. Yine bir meslek grubunun hiç gözükmemesi de olumsuzlama anlamına gelebilir. Çocuk romanlarında betimlenen mesleklerin çiziminde olumlama - olumsuzlama ikiz anlam taşır. Çünkü bu yargılama sonucunda hem çocuğun ileride yönelebileceği meslekler önerilmekte hem de yazarın yandaş olduğu iktisadi sistem şırınga edilmektedir.
Tuğcu romanlarında bilim adamı ile din adamının az görülmeleri ya da hep olumsuz görülmelerini bu kuram içinde okumak mümkün. Çünkü ilk bakışta din ile dünya işlerini ayıran bir ulusun çocuklarına seslenen Tuğcu’nun, bilim adamını olumlar iken din adamını olumsuzlamasını beklemek gerekirdi. Ne var ki, Tuğcu bu kolaycı beklentinin çok ötesinde bir dünyevilik önermektedir okuyucu çocuklara. Din adamlarının göstergelediği dünya duruşunun yaşamını tamamladığının ayırdındadır elbette; bunu romanlarında neredeyse tek olumlu din adamı çizmeyerek gösterir. Nedir, bilim adamı olmanın, yazdığı dönemde, karın doyurmayacağının da bilincindedir. Bu nedenle bilim adamı tipini çok az ve hep tuzu kuru bir heveskâr olarak çizer.
Bu ayrım bile Tuğcu’nun iktisadi bağlamını keşfetmek için yeterlidir ama biz örneklerimizi sürdürelim.
Tuğcu romanlarındaki emekçileri birkaç gruba ayırmak mümkün. Bunlardan kol emekçileri çok az istisna ile olumlu çizilirler. Fakat bu kol emekçileri, hemen her zaman çocuğunun eğitimini tamamlayıp kol işçiliğinden kurtulması için eziyetli çalışma koşullarına katlanan babalardır; dolayısı ile kol emekçiliği saygı duyulmak ile birlikte çocuklara önerilen bir meslek değildir. Başkalarının yanında beyinlerini kullanarak çalışanlar olarak tanımlayabileceğimiz zihin emekçilerinde ya da bilinen deyiş ile beyaz yakalılarda daha sorgulayıcıdır Tuğcu: Devlet memurlarını kategorik olarak olumsuzlar, bunlar kaypak ve kaytarıcı olarak çizilirler. Özel şirketlerde çalışanlar da kendi yerlerini korumak için hile ve desise yoluna saptıkları anda olumsuzlanırlar. Kol emekçilerinin zıddına, zihin emekçileri dayanışmadan uzak, yani aileye benzemeyen bir meslek grubu olarak çizilmişlerdir. Tuğcu küçük tüccar grubunu da zihin emekçilerine benzer biçimde konumlar. Onlar da rekabetin tadını kaçırmakta, hile yolunu tutmaktadırlar. Oysa büyük tüccarlar kategorik olarak kötü değildir; onlar servetlerini doğru kullanıp kullanmamalarına göre konumlanırlar, aralarında sık sık iyi olarak çizilenler bulunur.
Söz zenginlerden açılmış iken, Tuğcu’nun anamal sahiplerine bakışına geçelim. Tuğcu’da üretim araçlarına sahip anamalcılar pek seyrektir ve genellikle olumsuzdur. Toprak sahibi anamalcılar ve hizmet üreten anamalcılar daha yoğun gözükürler fakat onların da olumlu çizildiklerini söylemek güçtür. O zaman şunu söylemek mümkün gibi gözüküyor: Tuğcu servetin tek elde toplanmasını onaylamıyor. Emekçiliğe de sıcak bakmadığını anımsar isek, Tuğcu’nun olumladığı meslek grubunun ne olduğunu sormak gerek.
Her seferinde olumlu çizilen öğretmen, doktor, asker gibi meslekleri bir yana bırakarak şu önermeyi yapabilirim: Tuğcu’ya göre en şerefli para kazanma yolu, emek esnaflığıdır. Bu meslek grubunu dayanışma içinde çizer Tuğcu, birbirleri ile rekabet etmeyen, bir sivil meslek örgütü olarak çalışan bu grup hemen her zaman iyi para kazanan insanlar olarak öykülenmişlerdir.
Şunu hemen belirtmem gerekir ki, emek esnaflığının olumlu çizimi bu mesleğin gerçek yaşamda da böyle olduğunu anlatmaz. Sanırım Tuğcu emek esnaflığının anlattığı denli temiz insanlarca icra edilmediğinin, üstelik iyi para kazandırmadığının ayırdına varamayacak denli saf değildir. Onun amacı, çocuklara seçtikleri meslekleri nasıl icra edecekleri konusunda ışık tutmak olmalı. İşte burada yazarın bilinçli ya da bilinçsiz bağlandığı iktisadi sistem şekilleniyor: Tuğcu okuyucularına örtük biçimde de olsa Ziya Gökalp’ın Durkheim’dan ödünç aldığı meslek birlikleri örgütlenmesini önermiş oluyor.
Durkheim’in önerdiği biçimiyle meslek birlikleri örgütlenmesi, salt mesleğin icrası ile yetinmeyip toplumun bu meslek birlikleri çevresinde yeniden örgütlenmesini amaçlayan epeyi sıkıdüzenci bir kuramdır. Bu kuramın işlemesi meslek birliklerinin kendi etik denklemlerini üyeleri arasında karşılıklı denetim düzenekleri ile sürdürebilmesine bağlıdır. Bu işleyiş düzeninin, Tuğcu’nun önerdiği aile içi işleyiş düzeni ile akrabalığına özenle yaklaşmak gerektiğini sanıyorum.
Çünkü Tuğcu’daki topluyaşamsal roller aile içi kimliklerin de ötesine geçip tüm toplumsal yaşamı örgütleyen bir sıkıdüzene evrilme tehlikesini barındırıyor. Bu sıkıdüzenin ilk görünümü, devletin konumuna olan güvensizlik. Bu güvensizlik devletin eşitleyici etkisinden duyulan rahatsızlık olarak beliriyor. Tuğcu romanlarında devlet ancak müfettişler aracılığı ile denetleme işlevini yerine getirdiğinde olumlanır. Yoksa devletin asli görevleri olan okul açma, yol yapma, altyapı hizmetleri gibi işlevler hep bireylerce yapılır. Üstelik bu işler doğal bir görevmiş gibi sunulur. Tuğcu devletin topladığı verginin bu hizmetlere harcanacağını bilmez gibidir, bir kez rastladığım emlak vergisi dışında vergi ödenmesinden hiç söz edilmez romanlarında. Devlet vergi toplayınca kaytarıcı memurlar çalıştıran hantal bir düzeneğe dönüşmektedir çünkü. Bu görüşün günümüzdeki devletin küçülmesi kuramıyla pek ilgisi yok elbette. Tuğcu devletin yerine devletten de ceberut bir etik koşullanmayı yerleştirerek özgürleşmeci olmadığını kanıtlıyor.
Bu özgürleşme karşıtlığı, köylü-kentli eytişiminde şahikasına varıyor. Çünkü Tuğcu köylüden kentli, kentliden köylü olamayacağına yürekten inanıyor. Köyden kente gelenler zebun olup köyüne ricat etmek zorunda kalıyorlar. Bunu paraya tamah edip yerini yurdunu terk etmenin cezası olarak okuyup etik bir bağlam içinde değerlendirmek de mümkün. Ne yazık ki, denklem tersine çevrildiğinde Tuğcu haksız çıkıyor. Kentli köye gönüllü gitmiyor, hep oralara savruluyor ya da kendi kendisini sürgün ediyor. Üstelik, kentli olmanın öndeliklerini kullanıp az sürede varsıllaşıyor ve kapağı yeniden kente atıyor. Köye gidip de mutlu olamayan tek kentlinin, karısını bir köy mezarlığına defnetmiş bir öğretmen olması hazin değil mi? Oysa doğumundan itibaren kentte yetişmiş bir köylü, evlatlık olduğunu anlayınca hiç yabancılık çekmeden köyüne dönebiliyor, mutlu da olabiliyor!
yekta bey sizi yazılarınızdan takip ediyorum ve çok teşekkür ederim çok güzel yazıyorsunuz,nice yazılara diyerek başarılarınızın devamını isterim. Saygılarınla
YanıtlaSilYekta ile tâ üniversite yıllarına dek uzanan ahbaplığımız, günümüzde -teknolojinin nimetleri vasıtasıyla da olsa- teşrik-i mesaimizi dâimi kılıyor. Bu güçlü ve tadına doyulmaz kalemin uzun yıllar aynı verimde işlemesi, bizleri böylesine akıcı ve şık makalelerden mahrum etmemesi temennilerimle...
YanıtlaSilAkın KURTOĞLU