18 Şubat 2011 Cuma

ARZU FİLM İÇİN YAPBOZ - 2

Cenazesi Türk televizyon tarihinde bir ilkti: Mezarlığa dek izlenmekle yetinilmeyen, kefenin toprağa terk edilişinin canlı yayınlandığı tören. Öldüğünden, bedeninin yeryüzünden silindiğinden emin olmaya mı çalışıyorlardı, nedir? Söz birliği edilmişçesine melekliğinden, cennete gidişinden paragraf açanların, en gizli kalması gereken bir ana tecavüzü…
Yanlış yaftalandı: Şöyle bir gözükmesi bile, içinde bulunduğu anlatıyı izlenir kılar! Ne yazık ki, Bay Kamber, Şaban Askerde, Saygılar Bizden TV arşivlerinde küflenip duruyorlar. Sürüklemeye çalıştığı TV dizileri hiç tutmadığı gibi, Aydan Şener’in yeniden gösterimleri kadar bile iltifata mahzar olamadı.
Oyunculuğunu teraziye vuracaksak, şunu söylemeli: O hep aynı tipi, katsayısı değişse de temel Şabanlığı değişmeyen adamı oynadı. Son demlerinde, belki de yalnızca Şabanlıktan kaçmak, o prangadan kurtulmak için oynadığı filmlerde bile…
Gözlerinin şöyle bir devrilmesi, kısa dişlerini tutan dişetlerinin ağızdan bağımsız sırıtışı. Uzun sürmüş oyunculuğu boyunca beden dilinde değiştirebildiği tek şey, omuzlarını öne kısmaktan vazgeçip geriye yaslayarak oynaması olmuştur – özgüven insana neler yaptırmıyor ki!
Kimi zaman varsıllaşsa da hemen hep yoksulları canlandırdı – bir filminin adı da Yoksul’dur. Nedir, bu yoksulluğun arka planı hiç çizilmedi, ne ideolojik ne de ahlaki olarak. İzleyici kitlesine, yalnızca bu nedenle, büyük kötülüğü dokunmuştur: Ondan güldürü yeteneğinin yanı sıra politik bilinç aşılayıcı olarak da bir Şarlo doğması mümkündü oysa.
Zenginleşme yöntemleri de, izleyicinin bilincini çarpıtıcıdır. Ya kazık yiye yiye atmayı öğrenir ya da düpedüz Tanrının ipine tutunur.
İkinci yoldan edindiği zenginlik için, en ufak emek harcanmamıştır. Bu zenginliğin kökeninde mirasçı olma, at yarışı/piyango kazanma, gömü bulma yatar. Evet, hukuk sistemi lukata’yı meşru bir zenginleşme olarak tanımıştır. Ne yazık ki, hukuki meşruiyet ahlaki meşruiyet ile örtüşmez: Emek harcanmadan zenginleşilen bu filmlerde tecimsel meslekler külliyen kötülenir, yetmezmiş gibi ücretli mesleklerin de çalışanı mutsuz edeceği savlanır. Kilit soru burada biçimleniyor: Geriye ne kalıyor, önerilen nedir?
Fakat asıl tehlikeli olan, sistemin ruhunu ele geçirmek için ruhunu sattığı filmlerdir. Yoksul’da çay ocağını, Kapıcılar Kralı’nda tüm apartmanı mülkiyetine alırken, sinemadaki imgesine taban tabana zıt eylemlere girişir. Eğer bir eleştiri varsa bile, onunla özdeşleşmeye alışmış izleyici, bu eleştirinin ayırdına varamaz elbette: Zenginleşmenin gayrıahlaki yollarının olumlanmasını görmek, izleyici için ne bulunmaz arınmadır.
Az önceki Şarlo kıyasına geri dönelim. Şarlo yalnızca bir kez kendini bu kumpasa sokmuş, nedir, kendi cezasını kendi elleriyle vermiştir: Mösyö Verdoux sistemle birlikte intihar eder!
Yine de hakkını teslim ediyorum: Cüneyt Arkın’la birlikte, çocukluğumun iki kült sinema figüründen biri.
*
**
“Güdük, yoksa ben bir boka mı bastım?”
*
**
Uzun, upuzun, en uzun… Yakışıklı olmanın da azabı vardır: Utanır gibidir bedeninden, öne eğer kendini, kamburumsudur. Yeşilçam’ın en Yunanlı bedeninde köşelere saklanan bir sokak çocuğunun öksüzlüğü.
Kartpostal yakışıklılığı peşinden seğirtir, ne kadar uzaklara kaçsa da: Âşık olması, ona âşık olunması olmazsa olmaz klişedir. Hababam’ın tek evlisi. Keyfince azamayan öğrenci, sunuculuktan kaçamayan müsamereci, damat, hatta baba…
Yoksulu oynarken görece rahat, varsıllaştıkça eli ayağı dolanıyor, kurtuluşu bedenini çirkinleştirmekte buluyor: Kendinden rahatsızlığını, koltuk altı terden yapışmış gömlekle rol kesmeye vardırmıştır.
*
**
“Yanlışınız var hocam, Yahya Kemal diye bir şarkıcı yok…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder