9 Şubat 2011 Çarşamba

KEMALETTİN TUĞCU İÇİN DİK ÜÇGEN - 4

HİPOTENÜS: MAZURİYET

Kemal Tahir bir yazarı biçemi ile değerlendirmemenin ona yapılacak en büyük haksızlık olduğunu söyler. Haklıdır da. Bu neden ile, Kemalettin Tuğcu üzerine yazılmış bir yazı serisinin onun yazınsal kimliği üzerine birkaç söz etmeden bitirilmemesi gerek. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenmiş, Fransızcayı tek başına sökmüş bir adama baktığımızı unutmayalım. Tuğcu ne okulludur ne de alaylı, kendi kendini yetiştirmenin sayılı örneklerinden biridir. Kimsenin öğrencisi olmamak durumu, onun öndeliği olduğu kadar sınırıdır da. Evet, kendinden önceki kimseye pek benzemez, kendinden sonrakilere pek benzemediği gibi; ne yazık ki, bu özgünlük değil, olsa olsa ayrıksılıktır.
Neden yalın: Bilim adamı İrfan’ın sokak serserisi İlyas’a dönüştüğü İstanbul Sokakları romanına bakalım. İrfan kültür demektir; bir dil bilginidir kahramanımız. Neden sonra karısına ve tüm yaşama küser, Balıkçı İlyas kimliğinde avareliğe vurur kendini. İlyas’ı bilinen kimliğe göre alırsanız, roman kahramanının eylemi anlamını yitirir. Çünkü İlyas Peygamber’in öğretisi coşku ve vecd yerine akıl ve ahlaktır - roman kahramanının seçtiği yolun tam zıddı. Bunun bir ironi olup olmadığını araştırmaktan ise, İlyas’ın ikinci kimliğine bakmak gerekir: İlyas, zenginliğin belli servet sahiplerinde toplanmasına karşı çıkmak amacıyla Selçuklulara isyan başlatan Babailerin düşünsel önderidir; tıpkı zenginliğe sırtını dönen kahramanımız gibi. Demem o ki, Tuğcu pek çok kavramı ve kimliği az bilinen anlamları ile kullanmaktan kaçınmayan, belki de eğitimsizliği yüzünden kullanmak zorunda kalan bir yazardır.
Bu zorunluluğun çocuk romanları yazan bir kişiyi açığa düşüreceğini, yazdıklarının çocuklarca zor anlaşılacağını sanmak yanlış olur. Tuğcu tam zıddına kolay anlaşılır bir yazardır. Çünkü biçem inceliklerine girişemeyecek denli yazınsallıktan uzaktır; hem de bilimkurgudan tarihi romana dek yayılan bir mecrada yazmasına karşın.
Kimi romanında, Kemal Tahir gibi, roman kişilerinin ağzından bilgiler sunar; kimi romanında Aydınlanma yazarları gibi bitmek tükenmez bilmeyen varlık hesaplamalarına girişir. Buna karşın belli kavramları hep aynı sıfat tamlamaları ile anlatacak denli sığdır: “Boz” toprak, “derileri kemiklerine yapışmışçasına zayıf” hayvanlar, “gözlerinden yaşlar boşanan içli” çocuk...
Kullandığı çocuk isimleri bile bir tekdüzelik vesikasıdır: Köylü erkek çocuklar Hasan ve Ahmet’ten, köylü kız çocuklar Emine ve Zeynep’ten zor kurtulurlar. Haydi, bunu romanlarını yazdığı yılların çocuklara isim vermede zaten pek üretken olmayan kültürel yapısına verelim. Pekiyi de, kentli erkek çocuklara Arman, Deniz, Aycan, Vural gibi döneme göre ilerici isimler verir iken kentli kız çocuklarına hep Selmin, Selma, Sevim gibi aynı ses çevresinde dolaşan yeknesak isimler vermesine ne demeli?
İsimleri geçtim, köylü kentli ayrımı olmadan her erkek çocuk esmer ve eline koluna güçlü olmak zorunda mıdır ya da şu ufak kızlar bir kez bile karakaş karagöz bir güzelliğe kaçamazlar mı sarışınlıktan?
Romanlarında belki kendisinden belki yayınevinin özensizliğinden kaynaklanan devamlılık yanlışları pek boldur: Bir komiser romana Hamdi olarak başlar Fahri olarak bitirir, bir marangoz Recep iken İbrahim’e döner, hatta bir Yahudi dinini değiştirip Hıristiyan olur ama hatasını çabuk fark edip Yahudiliğe avdet eder! Yine eğitimsizliğin getirdiği, “kuvvet sarf etmeden kuvvet elde etmek” gibi fiziğe aykırı hülyalar üzerine kurulu romanları hiç saymıyorum (yıllar sonrasının erkedönergeç makinesini anımsamadan geçmeyelim!).
Bu kusurları tek tek sayıp uzun listeler haline koymak Tuğcu’ya ne kaybettirir? Sanırım hiçbir şey. Çünkü o, bu kusurların bileşkesinden oluşmuş bir terkiptir. Tek başlarına olumsuz gözüken bu özellikler bir araya geldiklerinde, kendilerine özgü bir hoşluk oluşturur, biraz iddialı olacak ama bir evren yaratırlar. Kendine özgü bir kitch evrenidir okuduğumuz. Belki bu anlamda Agatha Christie tarzı polisiye ile yakın akrabadır Tuğcu romanı: Neyin ne zaman olacağını ve nasıl sonuçlanacağını önceden bilmenin rahatlığı ile okumanın kendine göre bir keyfi vardır elbette. Nedir, bundan ötesini onun romanlarında aramak, bulamadığımızda beklemek Tuğcu’ya yapılacak en büyük haksızlıkmış gibi geliyor bana.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder