İlgideğer adamdı Menotti, o demler bile demode bir Engelbert Humperdinck fotoğrafı sunardı izleyicilere: Filintalıktan çok sıskalığa yakın beden, uzun sarı saçlar, parlak aksesuarlar eklenmiş kostümler, bol paçalı kumaş pantolonlar… Yüzü de tuhaftı: Pek gülmez, hatta keyiflenmez, sinirlendiği anlar dışında sıkkın bir ifadeyle izlerdi oyun alanını.
Menotti, topluyaşama kendisine dair imge sunan ilk teknik direktörlerdendi.
1974 Dünya Kupası’nda güç bela çıkabildiği ikinci turda elenip giden, bir de Hollanda’dan feci bir futbol dersi alan Arjantin’in önünde iki seçenek vardı 1978 Dünya Kupası için: Eski tip bir çalıştırıcı ile Avrupa’da oynayan oyuncuları bir araya getirip 1958 İsveç’i benzeri bir lejyon taburu kurmak ya da yeni tip bir teknik direktör ile yepyeni bir takım yaratmak.
Arjantin devlet düzeneğinin başına çöreklenen cunta ikinci yolu seçti. Mesleğine yeni başlamış Menotti geldi uslarına, nedendir bilinmez. Menotti henüz dört yıllık bir teknik direktördü. Diyelim ki, zamanında iyi futbolcuydu, o dört yılda iyi bir teknik direktör olacağına dair ipuçlarını da vermişti, üstelik cunta onun kuracağı futbol takımına “gereken yardımı” yapmaya kararlıydı. Yine de yanıtı verilmemiş bir soru kalıyordu geriye: Menotti sol parti üyesi inançlı bir muhalifti, üstelik cunta ile anlaşamadığı için sürgünde çalıştığı rivayet ediliyordu. Cuntanın Menotti’yi seçmesi, onu ısrarla göreve çağırması nedendi?
Benim ilgilendiğim soru bu değil. Asıl sorulması gereken soru şu: Menotti, cuntanın çağrısını neden kabul etti? Futbol takımının olası başarısının cuntanın ömrüne ömür katacağını düşünemedi mi? Cuntanın futbol takımına yapacağı “gereken yardımların” her tür başarının içini boşaltacağının ayrımına varamadı mı? Bu şaibenin Aşil’in topuğu gibi yakasına yapışacağını sezemedi mi? Dönek olarak yaftalanacağını öngöremeyecek denli saf mıydı?
Bilemiyorum. O, “Takımın başarısız olması durumunda cunta acımasızlığını arttıracaktı. Hem bunu önlemek hem de halkıma övünecekleri bir takım sunarak onları mutlu etmek istedim,” diyerek kendisini savunacaktı sonraları.
O kupada bulaşılan çirkef, herkesin az çok malumu. İşin o yanını es geçip, Menotti’nin takımına yoğunlaşalım biraz. 1974 takımının zıddına, gencecik bir takımdı 1978 Arjantin’i. Dört yıl öncesinden sadede üç oyuncu kalmıştı takımda: Kaleci Fillol, Kempes, Housemann. Kempes ve Housemann 24 yaşındaydılar henüz; Fillol ise bir kaleci için genç sayılabilecek 28 yaşında. Takımın kaptanı Passarella 25, önemli oyunculardan Ardiles 26, Bertoni ve Tarantini 23 yaşındaydılar.
Menotti’nin seçtiği takımın bir başka özelliği de, yerliliği idi. Valencia’da oynayan Kempes’i saymaz isek, nerdeyse hepsi Arjantin takımlarında oynuyorlardı. Menotti, Boca Juniors-River Plate karması yapmak yolunu da tutmamış, Arjantin liginin her takımından oyuncu seçmişti.
Bu seçimleri, cuntanın işine gelen seçimler olarak okumak mümkün elbette. Her baskı yönetimi gibi, Arjantin cuntası da ulusalcı duyguları gıdıklamayı seviyordu. Ülkenin her köşesinden seçilmiş, gencecik Arjantin ulusal takımı onlar için bulunmaz nimetti: Yurtdışından oyuncu çağırma gereksinimi olmayan, deneyimli takımlarla başa çıkabilecek denli güçlü Arjantin gençliği, ne güzel tanıtımdı.
Bu seçim, Menotti’nin boynundaki dönek yaftasına atılan vernik oldu.
Belleğimi yokladığımda, 1978 Arjantin takımından çağırdığım en net görüntü şu: Saçı sakalına karışmış, karışık düzen koşturan, gol atınca gerçekten sevinen adamlar. O takım için, “Ardiles ve Passarella’yı fren olarak kullanan dokuz çılgın” dendiğini çok sonraları öğrendim.
1978 görüntülerini yıllar sonra izlediğimde şunun ayırdına vardım: Menotti cuntanın istediğini yapıyor imiş gibi davranır iken, baskı yönetimine en uzak takımı kurmuştu. Ardiles ve Passarella’nın gözetiminde olmak kaydı ile, her oyuncu içinden geldiği gibi oynamakta özgürdü oyun alanında. Yine her oyuncu görünüşünü dilediği biçime sokmakta, sakal bırakmakta, saç uzatmakta, küpe takmakta, tozlukları düşürmekte, formayı şortun içine sokmamakta, istediği marka ayakkabıyı giymekte özgürdü. Bu özgürlüklerden imtina eden iki kısa saçlı da, yine Ardiles ve Passarella’ydı – hüzünlü düşünür ile öfkeli tilki, ayrı yazıları hak eden iki fenomen!
Menotti’nin tanıdığı özgürlük ilgideğer bir oyun tarzı geliştirdi peşi sıra. Arjantin takımı topu eveleyip gevelemeden, kanatlara taşımak gibi zaman yitirten yollara sapmadan, karşı takımın alacağı önlemleri düşünmeden, doğrudan karşı takımın ceza alanının göbeğine saldırıyordu: Kuşatmayı zül addeden bir ortaçağ çılgınlığıydı sergilenen. Menotti’nin bu isterik saldırı futbolu içinde aldığı tek önlem, kupa boyunca kalede Fillol, geri dörtlüde Olguin-Galvan-Passarellla-Tarantini’yi değiştirmeden oynatmak oldu.
Bu her tür denetimden bağımsız futbol, Menotti’nin cuntaya verdiği yanıt oldu aslında. Topluyaşamın her alanını sıkıdüzen altında boğan devlet düzeneğine karşı, oyun alanının her yerinde ve her anında özgür bir dayanışma topluluğu.
Menotti’nin gözden kaçan yanıtı, kupanın finalinde oldu; o gün ve sonrasında, kendisini döneklikle suçlayan “sol düşünceye” verilmiş bir yanıt. Finaldeki karşıt Hollanda “total futbol” oynuyordu. Cruyff’un ayrılması sonucu yıldızı olmayan, herkesin her görevi yaptığı, kimsenin oyun alanında saklanmadığı/kaytarmadığı bir takım olmuştu Hollanda. Yıldızlara dayalı takımları aristokrasiye, o dönemlerdeki Almanya misali sıkıdüzen takımlarını faşizme benzetirsek, 1978 Hollanda da futbolun sol açıya yerleşen takımlarındandı elbette. Nedir, olsa olsa “reel sosyalizme”! Oysa Menotti’nin takımı anarşi sınırına varan bir sonsuz demokrasi sınavı verdi kupada, özellikle Hollanda ile oynanan final maçında.
Zweig’ın dediği gibi, yıldızın parladığı anlar vardır kimi zaman. Son dakikada top direkten döner, sizin takımınızın başarısı şans dolaylarında eğleşir. Fakat Menotti’ye, yazgısını sermaye edinmiş bu Shakespeare kahramanına da yakışan bu değil midir? Sol düşünceyi oyun alanına taşıyan inanç ile özgürlüğe bağlanıştaki romantizmin kesişme noktası, şanstan çok uzağa düşmez sanırım. Zaten Menotti, bir daha asla öyle bir takım kuramadı, öyle bir futbol oynatamadı.