Tavla oynayanların yanında oturan adamlar vardır, havadan
sudan konuşurken oynama sırasının kendisine geleceğini umarak. Sevimlidir onlar
ama beri yandan acınası. Uzun boylu görmeye katlanamaz insan, acımak öfkeye
dönüşür zamanla. Karşına alıp iki mars bir tersle ezmek istersin o adamı,
daha fazla acımak istemediğin için. Yaparsın da. Derken bir utanç kaplar içini,
mutludur karşındaki, hırpalanmak insan yerine konulmaktır onun için.
İşte o tavla oyununun ilk marsından sonraki o adam gibi
bakar. Esirgenmeyi isteyen ama başını okşadığın anda huysuzlanan çocuk gibi.
Bir korku: ya o çocuk akşam vakti camıma taş atarsa? Daha beterini yapar,
bunların hepsini yazar kâğıtlara, hınçla ama dürüst.
Terzinin bilerek bıraktığı pot, imza niyetine: Hollywood
filmlerini asla izlemeyen adamın TV dizisinde oynamaya mahkûm kalışı. Yine de
her rolü kendi sesiyle oynamıştır, her yeriyle oyuncu çünkü.
Pehlivan filmindeki düet: önce karşılıklı göbek atar kadim
dostuyla, sonra birbirlerine elense çekerler acımasız, hemen arkalarında
keyifsiz tepişmesini biteviye sürdüren Karadeniz eşliğinde.
Hamiş: Trakya’nın da bir Karadeniz’i var, nedense pek az
akla gelen.
Sakalı kaşırken çıkan hışırtı misali ya da defalarca
dinlenmiş plaktaki çıtırtı sesi: resmi bütünleyen yanlış. Hayatımızdan
birdenbire çekip gidiveren oyuncular kuşağının konuşkan ketumu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder