Elleri cebinde ıslık çalarak gelen ve aynı ıslığı çalarak
giden, dönmemecesine giden komşu.
Sormalı, cevabından korkulanı: Ne düşünmüştür giderken, tam
da uykuya daldığı anda? Çaresizlik miydi, yoksa hep gülünen adamın bir anlığına
bile olsa üzüntü verebilme arzusu mu?
Istırap verici bir hırs, kapılıp gittiği: Gülünen adamın jön
olmayı, gıptayla bakılan, hayran olunan adama dönüşme isteği. Yetmezmiş gibi,
yönetmen olma, aralarından çıktıklarına hükmetme dileği.
Üsküdar İskelesi, karşısına Fatma Girik’i alıp oynadığı ve yönettiği film. Neden başka bir iskele değil de Üsküdar’ı seçmiştir? Hem övüngendir
Üsküdar hem de boynubükük, çelişkisi mütevazılığa mecbur büyüklüğündedir, tıpkı
onun gibi.
Bir de ilan var gazetelere verdiği, içmeyeceğini beyan
ederken bile iddiaya giren, üstü kapalı özrü bile efelenmeye döndüren bir ilan:
mübaşir daktilosundan söktüğü harflerle cevap layihası yazan sanık.
Ne içerdi peki? Rakı elbette, gerçek anason kokan gerçek
rakı. Ama o rakı gerçek yaşamla illiyet bağlarını kopardı onun. Çünkü Yeşilçam
dediğimiz o mahalle görünümlü çark bile, kendine has bir üretim zinciriydi: Çalışmazsan,
başkalarının çalışmasına da engel olursun. Asıl suç buydu, anason kokmak değil.
Dokun ekrana parmağınla, görüntüyü büyüt dilediğince,
müntehirin gözbebeğini göremezsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder