31 Mayıs 2016 Salı

FALA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
Aslında fallar yaşamı öngörmüyor, biz yaşamı fallara uydurmaya çalışıyoruz.

GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 7

Bıyıktan yanağa, her öğesiyle aşağı sarkan bir yüzdeki tek isyan noktası: gözler!
Neden çoğunlukla kötü adamdır, daha önemlisi, iyi adam olduğunda neden beceriksizin, akıldan yana dertlinin biridir? Tek bu yük bile yeter omuzlarının çökmesine.
Mezesiz içenlerden. Yol yordam bilmediğinden değil, damat adayının hediyelerini mizan defterine işleyecek kadar hesapçı oluşundan. Bir kadehi kavradığında keyiften karıncalanır parmakları, bir de para sayarken.
Omuzlayıp geçtiğin, özür dilemeye gerek görmediğin adamın dramıdır sarsak yürüyüşü. Kendini şaraba vurmuş çarıklı erkânıharp gövdesinin altında yatan cevheri gözleri açığa vurur: camgözün kıyıcılığıyla tilkinin desisesi bir arada parlar bakışlarında.
Kelimeler ağzından ne çıkar ne de dökülür. Tükürük misali fırlarlar, kırpılmış bıyıklarda sekerek. Bir de öncesi var: dişsiz bir ağızda akide şekeri kıvamında dönerler.

Cebinde bir Tolstoy çevirisi: Basübadelmevt.

ANITLARA DAİR MANGUEL'DEN ALINTI

fotoğraf: yekta majiskül
Unutma cihetine kaçarak bizim yerimize hatırlasınlar diye anıtlara güvenmek çok kolaydır.

GÖLE DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
Göl ne denli büyük olursa olsun, karşı kıyı görülebilir, hiç olmadı, sezilebilir. Ama denize kıyaslanırsa, göl içini ürpertir insanın, tekinsizdir: Durgun bir bekleyiş içinde sana sırtını dönmüş gibidir. 
fotoğraf: yekta majiskül
Rengini değiştirir gün boyunca. Gökyüzüyle söyleşir her bulutla başka renge bürünerek, kesintisiz bir ışık renk meddücezri sürüp gider. Değil ayağını sokmak, uzun uzun bakmak bile, o söyleşmeye tecavüz etmektir sanki. 
fotoğraf: yekta majiskül
Göl insanı davet etmez asla, gözlemci olarak bile. 

UZAKTAN AKRABALIKLARA DAİR

Bir karpuz kabuğunun peşinde düşünekalmak: Tuna’nın karanlık derinliğine son kez batıp kaybolmadan önce, akıntının içinde bir görünüp bir kaybolan bir karpuz kabuğu ve bu topraklardan uzak bir akraba, o karpuz kabuğundan gemiler yapan. 

Akla takılan bir çapak işte, hangi nesnenin sanat eserine dönüşebileceğini kim bilebilir?

24 Mayıs 2016 Salı

ATTİLA JOZSEF'TEN TUNA KIYISINDA

Oturdum alt basamağına rıhtımın
baktım nasıl yüzüyor karpuz kabuğu,
Yazgımla baş başa, dalgın,
yüzeyin konuştuğunu duymadım, dibinse sustuğunu.
Akıyor gibiydi sanki yüreğimden çıkıp da
bulanık, bilge ve büyüktü Tuna.

fotoğraf: yekta majiskül
Çalışırken nasılsa insanın kasları
kazarken, törpülerken, döverken, kerpiç dökerken
kızıyor öyle, törpülüyor, dövüyor, döküyor her kıpırtı
her dalga öyle gevşeyip yatışıyor gerginken.
ve anam gibi salladı beni, masal anlattı
ve tüm kentin yıkadı çamaşırlarını.
Ve başladı bir yağmur çiselemeye
ama dindi, önemsiz bularak kendini.

fotoğraf: yekta majiskül
Buna karşın göz gezdirdim çevreye,
mağaradan uzun bir yağmura bakar gibi:
Geçmiş, yavaş yavaş rengini yitiren
bitkin, evrensel bir yağmur gibi yağarken.


fotoğraf: yekta majiskül
Akıp duruyordu Tuna. Doğurgan, düşünceleri
başka yerde olan bir annenin kucağında
köpükler küçük bir çocuk gibi
usulca oynadılar ve gülümsediler bana.
Ve titreştirdi onları zamanın akıntısı

yalpalayan gömütlükler gibiydi gömüt taşları.
(çeviri: Kemal Özer)

TUNA KIYISINDA OTURAN ŞAİRE DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
İşte orada, Tuna kıyısında oturur Attila Jozsef’in heykeli.

fotoğraf: yekta majiskül
Bir palto hemen yanı başına savrulmuş. Harita gibi serilmiş basamağa, kıvrımlarında az önce ıslatıp geçen sağanağın mirası birikintilerle. Orada unutulup gidecek midir, yoksa yine atılacak mıdır omuzlara, pejmürdelikten fışkıran bir gururla?

fotoğraf: yekta majiskül
Yaka bağır açık, içteki yangın sönmese de yatışsın, bir ferahlık gelsin gövdeye ama olamaz işte: Dışarıdan gelen, o tene dokunan, yalayıp geçen her şey harlar içteki ateşi. Çayır ateşi gibidir bu, yayılır gider, nafiledir uğraşmak, ancak kendi sınırına vardığında söner. Bir avuç su alıp Tuna’dan çarpmış mıdır yüzüne, göğsüne, ovmuş mudur Tuna suyuyla şakaklarını? Tadına bakmış mıdır yangına son bir şifa umuduyla?

fotoğraf: yekta majiskül
Ayağının dibinde dizeler, Tuna’yı yücelten:
Akıyor gibiydi sanki yüreğimden çıkıp da
bulanık, bilge ve büyüktü Tuna.

fotoğraf: yekta majiskül
Dizi dizi köprülerle yapıştırılmış bir şehri yarıp geçen su ve sersemce klişeler: O köprüler söylenegeldiği gibi Tuna’nın gerdanlıkları değildir, olsa olsa kol saatleridir, zamanın akışını denetlediğimiz sanrısını yaratan o küçük yalan makineleri. Sabit duruşlarıyla Tuna’nın akışını göze sokar köprüler, isterse 6 olsun sayıları isterse 66, bulanık akışını sürdürecektir nehir, tıpkı zaman gibi.

fotoğraf: yekta majiskül
Boştur şairin gözleri, bakmazlar. O kıvırcık kafada sayısız göz çalışmaktadır çünkü. Nehrin her zerresinden haber taşırlar şaire, sersemletici bir akış da o hatta sürüp gider.


fotoğraf: yekta majiskül
Sarkmıştır el mecalsiz. Upuzun parmaklar yeri işaret eder, Tuna’ya çerçeve oluşturan basamakları. Belki az önce not almıştır o ellerle, bir şiirin temelini atmış ya da reddedileceğini bile bile aşk mektubu yazmıştır şiirinden aşırdığı kelimelerle. 


fotoğraf: yekta majiskül
Oysa diğer el görev başındadır, kendi çerçevesini tutmaktadır sıkıca. Şapka sadece dışarıya karşı korumaz kafayı, dışarıyı da korur aynı zamanda kafadan taşacakları engelleyerek. Ama eldedir artık şapka, kıvırcık kafa açıktır Tuna’ya, dünyaya, kendi kendini doğuran acıya.

fotoğraf: yekta majiskül
Yukarıda Buda göğü, karşıda savaş ve esaret yüzyıllarını terennüm eden asilzade binaları. Bir dem cami olmuş, soylu ak kulesiyle Aziz Matyas Kilisesi. Hepsinden önemlisi, Tuna’ya nazire, rüzgârla birlikte akıp giden bulutlar. Ama hayır, başını kaldırmaz o, gökle değildir kendi içinde çatallanan söyleşi, oradan yoktur umarı. Derdi tasası önünde sonsuz devinimini sürdüren nehirledir. Tuna konuşur mu onunla, cevap verir mi sorduklarına, muştusu var mıdır yangınına dair?

fotoğraf: yekta majiskül
İri ve partal ayakkabılarının bastığı toprakla övünür yine de, bilir Avrupa’nın yabanisi bir milletten olduğunu ve her daim kendisinden gayrı herkese yabancı kalacağını. Bir adım atsa dilsiz kalacağı ülkelerle tek ortak paydası da yine o nehirdir, Tuna taşır haberi Avrupa’dan, kendilerine kimsenin Macar demediği o küstah ve ihtiyar kıtadan.

fotoğraf: yekta majiskül
Elbette Parlamento’nun yanında oturmayı seçmiştir. Tarihi simgelemek için kubbe sayısı hesaplanan, nehre inat oluşturulan diğer bir sabit noktanın yanında. Bu müstebit noktalar arasında bir Tuna kesintisiz özgürdür, ona imrenen şairin önünde. Özgür kalabildiği tek yerde, şiirinde de hesaba yazgılı adam, iki Calut arasında sıkışmış Davut’tur: Ne yana hamletse diğeri kaçacaktır elinden. Tuna ona gözünün ucuyla olsun bakmaya tenezzül etmeden geçip gider, Parlamento büyüklenerek dikilir yanı başında. Şair oturur çaresizce tevekküle sığınarak, aklından Tuna geçen dizelerle.

fotoğraf: yekta majiskül
Yanında otursan heykelin, aynı pozu alsan, onunla birlikte baksan nehre, aynısını, yok geçtim bu ham hayalden, benzerini düşünmen mümkün müdür? Yanıt daima aynı kalacaktır: Her insanın içinde başka bir yangın süregider ve herkesin önünden başka bir edayla akar Tuna.

fotoğraf: yekta majiskül
Durdukça heykelle birlikte, baktıkça sonsuz akışına Tuna’nın, şu soru da gelir insanın aklına: hiç kalkmamacasına oturacak mıdır burada? Oturmadığı yazar kitaplarda. Kalkıp gitmiştir uzak bir vilayete, Macaristan’ın Tuna’dan en uzak köşesine, müntehir baladının son dizelerini yazmak için. Kendini kaldırıp atmak için yine iki yanı çerçevelenmiş bir yatakta akıp giden bir taşıtı seçmesi, işte o anda anlam kazanır. Ancak kendisi gibi içindeki yangınla ilerleyen bir trenin önünde söndürebilecektir yangınını.


23 Mayıs 2016 Pazartesi

GÜLÜNESİ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 7

Elleri cebinde ıslık çalarak gelen ve aynı ıslığı çalarak giden, dönmemecesine giden komşu. 


Sormalı, cevabından korkulanı: Ne düşünmüştür giderken, tam da uykuya daldığı anda? Çaresizlik miydi, yoksa hep gülünen adamın bir anlığına bile olsa üzüntü verebilme arzusu mu?
Istırap verici bir hırs, kapılıp gittiği: Gülünen adamın jön olmayı, gıptayla bakılan, hayran olunan adama dönüşme isteği. Yetmezmiş gibi, yönetmen olma, aralarından çıktıklarına hükmetme dileği.


Üsküdar İskelesi, karşısına Fatma Girik’i alıp oynadığı ve yönettiği film. Neden başka bir iskele değil de Üsküdar’ı seçmiştir? Hem övüngendir Üsküdar hem de boynubükük, çelişkisi mütevazılığa mecbur büyüklüğündedir, tıpkı onun gibi.


Bir de ilan var gazetelere verdiği, içmeyeceğini beyan ederken bile iddiaya giren, üstü kapalı özrü bile efelenmeye döndüren bir ilan: mübaşir daktilosundan söktüğü harflerle cevap layihası yazan sanık.


Ne içerdi peki? Rakı elbette, gerçek anason kokan gerçek rakı. Ama o rakı gerçek yaşamla illiyet bağlarını kopardı onun. Çünkü Yeşilçam dediğimiz o mahalle görünümlü çark bile, kendine has bir üretim zinciriydi: Çalışmazsan, başkalarının çalışmasına da engel olursun. Asıl suç buydu, anason kokmak değil.



Dokun ekrana parmağınla, görüntüyü büyüt dilediğince, müntehirin gözbebeğini göremezsin.

13 Mayıs 2016 Cuma

GÜLÜNESİ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 6

Dev gövde, güdük akıl, kaçınılmaz sonuç: ancak alay edildiğinde, daha trajiği, dayak yediğinde görünür olabilen bir adam. Şirazesinden kaymış takma bıyığını düzeltme zahmetine girmeyenler arasında, sadece onlar arasında bulunmanın hazzı nedeniyle kalır. O haz dışında ne kazanmıştır, bir adım ötesi, kazanmanın ne anlama geldiğini düşünmüş müdür ömründe, sadece bir anlığına?


Mahalle maçına alınmayan çocuk, kaleye geçmeye gönüllü bile olsa. Ancak uzağa giden topları getirmeye seğirtir gizliden bir ümitle.



Kazınmış kafası, dökülmüş dişleriyle göründüğü anda burulur yürek. Dayak yerken gömleği açılan, pantolonu yırtılan, sadece dayak yemekle kalmayıp aşağılanan tek oyuncu. Çirkef batağında sömürgeleştirilmiş beden: Şaban’ın Şaban’ı!



Hızın emeğin önüne geçtiği bir dünyada, göç edeceği memleketi bulamamış bir kuş gibidir, sarsak, ne yapacağını bilemez, biraz olsun küskün.




Boynunu bükmüş kumrunun pencereden içeri bakışı: çağırsan da gelemez ki!


GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 6

Tavla oynayanların yanında oturan adamlar vardır, havadan sudan konuşurken oynama sırasının kendisine geleceğini umarak. Sevimlidir onlar ama beri yandan acınası. Uzun boylu görmeye katlanamaz insan, acımak öfkeye dönüşür zamanla. Karşına alıp iki mars bir tersle ezmek istersin o adamı, daha fazla acımak istemediğin için. Yaparsın da. Derken bir utanç kaplar içini, mutludur karşındaki, hırpalanmak insan yerine konulmaktır onun için.


İşte o tavla oyununun ilk marsından sonraki o adam gibi bakar. Esirgenmeyi isteyen ama başını okşadığın anda huysuzlanan çocuk gibi. Bir korku: ya o çocuk akşam vakti camıma taş atarsa? Daha beterini yapar, bunların hepsini yazar kâğıtlara, hınçla ama dürüst.



Terzinin bilerek bıraktığı pot, imza niyetine: Hollywood filmlerini asla izlemeyen adamın TV dizisinde oynamaya mahkûm kalışı. Yine de her rolü kendi sesiyle oynamıştır, her yeriyle oyuncu çünkü.



Pehlivan filmindeki düet: önce karşılıklı göbek atar kadim dostuyla, sonra birbirlerine elense çekerler acımasız, hemen arkalarında keyifsiz tepişmesini biteviye sürdüren Karadeniz eşliğinde.
Hamiş: Trakya’nın da bir Karadeniz’i var, nedense pek az akla gelen.



Sakalı kaşırken çıkan hışırtı misali ya da defalarca dinlenmiş plaktaki çıtırtı sesi: resmi bütünleyen yanlış. Hayatımızdan birdenbire çekip gidiveren oyuncular kuşağının konuşkan ketumu.
Bu toprakların Sanço Pança’sı.