25 Ocak 2015 Pazar

TANPINAR'DAN DOLAYI

Ahmet Hamdi’nin mektuplaştığı kişilere parasızlıktan dert yanmasını okuduğumda acıma, belki daha çok şaşırma duyumsamıştım: Bu denli sıkıntı içinde, o denli derin üretim mümkün müdür? Nerdeyse bilgeliğin eşiğindedir Ahmet Hamdi; kimi zaman yergici yazsa da bağışlayıcı, süsleme çabasından sıyrılmış, “o parçalanmaz ânın” dışına gitmiş bir yazar.


Andığım “dışarıya”, kendi istemese de gitmek zorundadır Ahmet Hamdi. Topluyaşamın içine karışmak, iyi yaşamak, oradan bakıldığında içeride kalmak için varlıklı olmak gerekir. Ahmet Hamdi yoksulluğu yüzünden çekilmek, geride durmak, kendi benzeri birkaç kişi ile eğleşerek kozasını örmek zorundaydı.


Kendi kendisiyle yalnız kalan kişi, kullandığı dili değiştirir, dönüştürür, bozar ve sonuçta yeniden kurar: O asude ülkede diğerine seslenme zorunluluğu yoktur çünkü. Ahmet Hamdi’nin metinlerinde okunur olan dil, bilgenin, kültür kuramcısının, putlaştırılan adamın dilidir. Nedir, bir de sezilen dil vardır o metinlerde: Yalnız kalmış, sıkıntı çeken, onaylamadığı kimliklere mecbur bırakılan bir adam.

Antalyalı genç kıza yazdığı mektup, Ahmet Hamdi’nin insan yönünü de açımlar. Yüzünü göremeyeceği, sesini işitemeyeceği, belki yazdıklarını bir kez daha okumayacağı bir öteki ile iletişimin rahatlığını, handiyse sarhoşluğunu yaşar Ahmet Hamdi. Yalınçıplak oradadır o anda, sakınımsız ve şikâyetsiz!


O mektup, Oğuz Atay’ın Günlüğündeki “Ey okuyucu!” diye başlayan ağlamaklı seslenişin asl-ı evvelidir de. Atay’ın böyle anlık atılganlıkları olup olmadığını bilmiyorum, olduğunu sanmıyorum da – unutmayalım: Atay hesap adamı bir mühendistir! Ahmet Hamdi, yüz yüze gelmeyeceği bir öteki ile konuşarak önlemini alsa da, yürekli bir işe kalkışmıştır elbette.


Elbette şu ayrımı atlamamalı: Her ikisi de öğretmen olmakla birlikte, Atay formül, Ahmet Hamdi terkip adamıdır. Atay’da denklem dengesini arar sürekli; görünürdeki karmaşaya karşın, yazısı yalınlığa duyulan özlemdir. Eleştirdiği, alay ederek içini boşalttığı kavramlar, yalınlığı bozan, sonradan eklenmiş, doğruluğundan şüpheye düştükleridir. Ahmet Hamdi tam zıddına, yalınlaştıran, farklılığı kaybettiren, bütünleyici kavramlarla kavgalıdır. İkisi de saatleri ayarlar ama değişik zamanlara…


Söylemek istediğimden daha fazla uzaklaşmadan derdime döneyim: Ahmet Hamdi, onlarca öğrenci yetiştirmesine, devlet düzeneğine içkin olmakla birlikte sivil toplum örgütlerinin erken örneklerinde de çalışmasına karşın, neden Antalyalı genç kıza yazdığı mektup denli samimi olmayı bir kez daha başaramadı? Neden o putlaşmış bilgeyi ya da akranlarının sarakaya aldığı pejmürde adamı, topluyaşamın kendisine yakıştırdığı rolü dolaştırdı üniversite koridorlarında, çay bahçelerinde, boğaz sefalarında? Anılarından görüldüğü kadarıyla, sersemliklerini bugün bile sürdüren öğrencilerinin onu “pek samimi” olarak anımsamalarını sağlayan saydamlığın, hatta tabasbusun nedenini bulmak kolay mı?


Tanju Okan yazgısının değişik bir türü: Topluyaşamın kendisini çivili sopalarla dürterek sıkıştırmaya çalıştığı idam gömleğini ufak bir şaşırtmacayla zırha çevirmektir Ahmet Hamdi’nin yaptığı.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder