31 Ocak 2015 Cumartesi

GÜLÜNESİ ADAMLAR GÜLDESTESİ - 1

Atası esaretten kurtulabilmek için Afrika çöllerini yürüyerek geçmiş, soyadı oradan. Cesaret mi, sanırım daha çok inat kokan bir macera atasınınki. Onun hal ve tavrındaki küstahlık da aynı kokuyu taşır: ölümüne inatçı.
Kötü adamlığı, hele kıyıcılığı beceremeyecek denli gülünesi. Mükemmellikten dolayı gerçekleştirilemeyecek desiseler uzmanı; öyle ayrıntılı kurar ki kumpası, teferruatla uğraşmaktan kötülük yapmaya zaman kalmaz: nakıs teşebbüsün ete kemiğe bürünmüş hali.
İşittiği hikâyeyi binbir kılığa sokan dedikoducu, bu anlamda, çaçaron kadınlığın kıyısında dolanan bir erkek. Neden gülünür ona denirse, ne yazık ki yanıt bu benzeştirmede gizlidir.
Orta Avrupa usulü monoklünü takıp gülmeye başladığında, iradesine hâkim olamayıp ellerini de ovuşturur. Daima üst sınıfın üyesidir ama içinde mahalle bakkalının pirince taş katan ufuksuz mahareti göbek atar.
Doyasıya gülemezsin, çünkü sırtını dönmeye gelmez!

GÜZEL ADAMLAR GÜLDESTESİ - 1

Kapıyı çaldın, oradadır. Ne başındaki derdi anlatma ihtiyacı hissedersin ne de onun başına açacağın dertleri. Gerek yoktur: sırtını yaslayacağın dağ gibi beklemektedir ve sorgusuz sualsiz buyur eder seni.

Yana yatarak adım atar, sarsaktır yürüyüşü ama sarsılmaz: Ne sözünden dönmüşlüğü görülmüştür ne de namerde sırrını üflemişliği.
Kolunun acı gücüyle kuyudan çekip alır adamı, yine de, şerefi uğruna kolunu kesip feda eden adamda en inandırıcı odur. Göbek adı fedakâr çünkü.
Tuzağa düşer, pisipisine ölür çoğu zaman. Gözlerinin derininde, kurtaramayacağını pekâlâ bildiği penaltıyı atacak santrafora bakan kalecinin belirmesi bundan. Yazgısını, testinin çeşmeyi görmeden kırılacağını sezer; her yolun tecrübesi vardır heybesinde.
Şu da var: Ağzı bozuk mucit bile olabilmiştir. Neden derseniz, kimseye müdana etmeden, çerden çöpten kotarmıştır icadını. Reddedilenden, dışlanandan çekip çıkarmıştır değerli olanı.
Artık yitirilen hasletler antolojisine çentik atar: her aradığında bulursun!

27 Ocak 2015 Salı

KÜÇÜK ŞEHİRLERE DAİR

Küçük şehirlerde kurulan hayaller daha mı büyük olur?
fotoğraf: yekta majiskül
Örneğin, oracıkta bırakılmış bir bisiklet gördüğünde, atladığı gibi bütün dünyayı gezme hissi uyanır mı insanın içinde?

DURMAYA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
İnsan durmaya da âşık olabilir, durup dururken.

25 Ocak 2015 Pazar

ŞİPAL'DEN DOLAYI

Gece Lambalarının Işığında, der Kâmuran Şipal. Peki, gece lambalarından kasıt, iç mekânda kullanılanlar mıdır?
fotoğraf: yekta majiskül
Yoksa dış mekândakiler mi?
fotoğraf: yekta majiskül
Orada, arkada ve uzaktaki evde de bir lamba yanmaktadır, üzerine hayaller kurulabilecek. Ve aynı evin alt katında silik gölgeler gibi birkaç tane daha, hayalleri zenginleştirecek...

TANPINAR'DAN DOLAYI

Ahmet Hamdi’nin mektuplaştığı kişilere parasızlıktan dert yanmasını okuduğumda acıma, belki daha çok şaşırma duyumsamıştım: Bu denli sıkıntı içinde, o denli derin üretim mümkün müdür? Nerdeyse bilgeliğin eşiğindedir Ahmet Hamdi; kimi zaman yergici yazsa da bağışlayıcı, süsleme çabasından sıyrılmış, “o parçalanmaz ânın” dışına gitmiş bir yazar.


Andığım “dışarıya”, kendi istemese de gitmek zorundadır Ahmet Hamdi. Topluyaşamın içine karışmak, iyi yaşamak, oradan bakıldığında içeride kalmak için varlıklı olmak gerekir. Ahmet Hamdi yoksulluğu yüzünden çekilmek, geride durmak, kendi benzeri birkaç kişi ile eğleşerek kozasını örmek zorundaydı.


Kendi kendisiyle yalnız kalan kişi, kullandığı dili değiştirir, dönüştürür, bozar ve sonuçta yeniden kurar: O asude ülkede diğerine seslenme zorunluluğu yoktur çünkü. Ahmet Hamdi’nin metinlerinde okunur olan dil, bilgenin, kültür kuramcısının, putlaştırılan adamın dilidir. Nedir, bir de sezilen dil vardır o metinlerde: Yalnız kalmış, sıkıntı çeken, onaylamadığı kimliklere mecbur bırakılan bir adam.

Antalyalı genç kıza yazdığı mektup, Ahmet Hamdi’nin insan yönünü de açımlar. Yüzünü göremeyeceği, sesini işitemeyeceği, belki yazdıklarını bir kez daha okumayacağı bir öteki ile iletişimin rahatlığını, handiyse sarhoşluğunu yaşar Ahmet Hamdi. Yalınçıplak oradadır o anda, sakınımsız ve şikâyetsiz!


O mektup, Oğuz Atay’ın Günlüğündeki “Ey okuyucu!” diye başlayan ağlamaklı seslenişin asl-ı evvelidir de. Atay’ın böyle anlık atılganlıkları olup olmadığını bilmiyorum, olduğunu sanmıyorum da – unutmayalım: Atay hesap adamı bir mühendistir! Ahmet Hamdi, yüz yüze gelmeyeceği bir öteki ile konuşarak önlemini alsa da, yürekli bir işe kalkışmıştır elbette.


Elbette şu ayrımı atlamamalı: Her ikisi de öğretmen olmakla birlikte, Atay formül, Ahmet Hamdi terkip adamıdır. Atay’da denklem dengesini arar sürekli; görünürdeki karmaşaya karşın, yazısı yalınlığa duyulan özlemdir. Eleştirdiği, alay ederek içini boşalttığı kavramlar, yalınlığı bozan, sonradan eklenmiş, doğruluğundan şüpheye düştükleridir. Ahmet Hamdi tam zıddına, yalınlaştıran, farklılığı kaybettiren, bütünleyici kavramlarla kavgalıdır. İkisi de saatleri ayarlar ama değişik zamanlara…


Söylemek istediğimden daha fazla uzaklaşmadan derdime döneyim: Ahmet Hamdi, onlarca öğrenci yetiştirmesine, devlet düzeneğine içkin olmakla birlikte sivil toplum örgütlerinin erken örneklerinde de çalışmasına karşın, neden Antalyalı genç kıza yazdığı mektup denli samimi olmayı bir kez daha başaramadı? Neden o putlaşmış bilgeyi ya da akranlarının sarakaya aldığı pejmürde adamı, topluyaşamın kendisine yakıştırdığı rolü dolaştırdı üniversite koridorlarında, çay bahçelerinde, boğaz sefalarında? Anılarından görüldüğü kadarıyla, sersemliklerini bugün bile sürdüren öğrencilerinin onu “pek samimi” olarak anımsamalarını sağlayan saydamlığın, hatta tabasbusun nedenini bulmak kolay mı?


Tanju Okan yazgısının değişik bir türü: Topluyaşamın kendisini çivili sopalarla dürterek sıkıştırmaya çalıştığı idam gömleğini ufak bir şaşırtmacayla zırha çevirmektir Ahmet Hamdi’nin yaptığı.






TURİZMDEN DOLAYI

fotğraf: yakta majiskül
Bir şehri başkasının belirlediği programa göre gezmek, kaybolma hakkının elinden alınmasıdır. Kaybolmayacaksın, hep orada bulunacaksın, diğerlerinin yanında olacaksın ve para harcayacaksın.