Ahmet Hamdi’nin
mektuplaştığı kişilere parasızlıktan dert yanmasını okuduğumda acıma, belki
daha çok şaşırma duyumsamıştım: Bu denli sıkıntı içinde, o denli derin üretim
mümkün müdür? Nerdeyse bilgeliğin eşiğindedir Ahmet Hamdi; kimi zaman yergici
yazsa da bağışlayıcı, süsleme çabasından sıyrılmış, “o parçalanmaz ânın” dışına
gitmiş bir yazar.
Andığım “dışarıya”, kendi
istemese de gitmek zorundadır Ahmet Hamdi. Topluyaşamın içine karışmak, iyi
yaşamak, oradan bakıldığında içeride kalmak için varlıklı olmak gerekir. Ahmet
Hamdi yoksulluğu yüzünden çekilmek, geride durmak, kendi benzeri birkaç kişi
ile eğleşerek kozasını örmek zorundaydı.
Kendi kendisiyle yalnız
kalan kişi, kullandığı dili değiştirir, dönüştürür, bozar ve sonuçta yeniden
kurar: O asude ülkede diğerine seslenme zorunluluğu yoktur çünkü. Ahmet
Hamdi’nin metinlerinde okunur olan dil, bilgenin, kültür kuramcısının,
putlaştırılan adamın dilidir. Nedir, bir de sezilen dil vardır o metinlerde:
Yalnız kalmış, sıkıntı çeken, onaylamadığı kimliklere mecbur bırakılan bir
adam.
Antalyalı genç kıza
yazdığı mektup, Ahmet Hamdi’nin insan yönünü de açımlar. Yüzünü göremeyeceği,
sesini işitemeyeceği, belki yazdıklarını bir kez daha okumayacağı bir öteki ile
iletişimin rahatlığını, handiyse sarhoşluğunu yaşar Ahmet Hamdi. Yalınçıplak
oradadır o anda, sakınımsız ve şikâyetsiz!
O mektup, Oğuz Atay’ın
Günlüğündeki “Ey okuyucu!” diye başlayan ağlamaklı seslenişin asl-ı evvelidir
de. Atay’ın böyle anlık atılganlıkları olup olmadığını bilmiyorum, olduğunu
sanmıyorum da – unutmayalım: Atay hesap adamı bir mühendistir! Ahmet Hamdi, yüz
yüze gelmeyeceği bir öteki ile konuşarak önlemini alsa da, yürekli bir işe
kalkışmıştır elbette.
Elbette şu ayrımı
atlamamalı: Her ikisi de öğretmen olmakla birlikte, Atay formül, Ahmet Hamdi
terkip adamıdır. Atay’da denklem dengesini arar sürekli; görünürdeki karmaşaya
karşın, yazısı yalınlığa duyulan özlemdir. Eleştirdiği, alay ederek içini
boşalttığı kavramlar, yalınlığı bozan, sonradan eklenmiş, doğruluğundan şüpheye
düştükleridir. Ahmet Hamdi tam zıddına, yalınlaştıran, farklılığı kaybettiren,
bütünleyici kavramlarla kavgalıdır. İkisi de saatleri ayarlar ama değişik
zamanlara…
.jpg)
Söylemek istediğimden daha
fazla uzaklaşmadan derdime döneyim: Ahmet Hamdi, onlarca öğrenci yetiştirmesine,
devlet düzeneğine içkin olmakla birlikte sivil toplum örgütlerinin erken
örneklerinde de çalışmasına karşın, neden Antalyalı genç kıza yazdığı mektup
denli samimi olmayı bir kez daha başaramadı? Neden o putlaşmış bilgeyi ya da
akranlarının sarakaya aldığı pejmürde adamı, topluyaşamın kendisine
yakıştırdığı rolü dolaştırdı üniversite koridorlarında, çay bahçelerinde, boğaz
sefalarında? Anılarından görüldüğü kadarıyla, sersemliklerini bugün bile
sürdüren öğrencilerinin onu “pek samimi” olarak anımsamalarını sağlayan
saydamlığın, hatta tabasbusun nedenini bulmak kolay mı?
Tanju Okan yazgısının
değişik bir türü: Topluyaşamın kendisini çivili sopalarla dürterek sıkıştırmaya
çalıştığı idam gömleğini ufak bir şaşırtmacayla zırha çevirmektir Ahmet
Hamdi’nin yaptığı.