1.
Nereye
vereceğiz dikkatimizi? Konuklara mı, adaya mı, ikisi arasındaki muhtemel
ilişkiye mi? Resim bize gelecek duygusundan yoksunluk çağrıştırıyorsa (elbette
adının zorlayıcı baskısıyla), geçmişe, adanın hikâyesine odaklanmak en doğrusu
olacak. Demiş ve karar vermişken fark edeceğiz ki adanın şu anını çözmek bile
mümkünsüz olacak, değil geçmişine nüfuz etmek.
2.
Adının
zıddına, alabildiğine huzur yüklüdür resim. Yas ile yeis arasında salınmak
mümkündür ama isyan gelmez akla, ölülerini hatırlamaz bu resme bakan, belki
hayale dalar kendi ölümüne dair: Resimden geleceğe dair çıkartılabilecek ne
varsa, resme bakanın kendisinden doğar.
3.
Kayık
yaklaşmakta, konukları getirmektedir adaya. Uzaktan mı gelmektedir konuklar,
hemen çerçevenin dışında kalan, bir taş atımlık yoldan mı? Kalacaklar mıdır,
dönecekler mi? Neden gelmektedirler? O ayakta dikilen siluet midir konuk, yoksa
hemen önünde uzanmış ak leke mi? Sorular soruları kovalar zihnimizde: Eğer bir
ölü son uykusu için getiriliyorsa adaya, neden Batı kültürünün yas rengi siyah
seçilmemiştir? Yok, ayakta dikilense konuk, neden saflığın, el değmemişliğin
rengi beyaz seçilmiştir giyim için?
4.
Beri
yandan, ıssız mıdır ada, neden kimse konuğu buyur etmemekte, en azından kayığın
yanaşması için yardıma koşmamaktadır? Kayığın yanaşacağı rampa orada,
yanaşılmaya amade beklemektedir oysa. Arkasındaki karanlığı, bilinemezliği
gözardı edersek davetkâr olduğu bile söylenebilir. Vakur bir reveransla belini
kırmış metrdotel misalidir eğimin yumuşaklığı. Üstelik bu ser verip sır
vermeyen adada işlevini haykıran tek nokta giriştir: iki taşla sınırlarını ve
görevini belirlemiş, konuğuna ilan etmiştir.
5.
Adada
yaşayan, temizliğiyle ilgilenen var mıdır? İlk bakışta her yan temiz görünür.
Ya da biz, bildiğimiz tanıdığımız mezarlıklardan yola çıkarak temiz olduğunu
varsayarız. Oysa bakımsızdır ada, merkezden uzaklaştıkça insan eli değmemiş
yerler dikkati çeker: Ne yazık ki taşların üzeri yosun bağlamıştır, sadece uzak
ve dik yerlerde değil, hemen girişin sağında bile. Bu durumda, en azından, adada
yaşayan varsa bile, bir kişinin sağa sola bakmakla görevli olmadığı sonucuna
geliriz. Olsa olsa bir mezarlık bekçisi vardır adada. Pekiyi, var mıdır bekçi,
gerekli midir böyle ummanın ortasındaki bir adada? Daha ötesi: Gerçekten bir
mezarlık var mıdır bu adada?
6.
Orada,
girişin sağında, beyaz bir leke, hatta lekecik çarpar gözümüze. Mezartaşı
mıdır? Belki bembeyaz keten örtülerle donatılmış bir şölen sofrasıdır, bir son
durak lokantası. Hepsi değilse sunak taşıdır, ötedünyaya, duaları kabul ya da
reddetmeye muktedir olana yakarmak için kullanılan. Yok, en başa dönelim,
kayıkta getirilenin benzeridir tıpatıp eşi olmasa da, bu anlamda, geleni tek
karşılayan, ona merhaba diyendir de. O ak leke dışında ada duyarsızdır
konuğuna, ketum bekleyişini sürdürmektedir.
7.
Bu
ada ölülerin getirildiği, bırakılıp dönüldüğü bir son ikâmetgâh ise, nerededir
mezarlar? Servilerin iki yanında yükselen taş duvarlardaki galeri ağızları
mıdır mezarların girişi? Adanın bizatihi kendisi, servileri kuşatan gövdesi
midir ölülerin son dinlenme mekânı? Yok, eğer zemindeyse mezarlar, oyulmuş
galeriler neden vardır? Hayal gücümüzü tamamen özgür bırakarak soralım: Ada o
galerilerden bize bakıyor, sadece yeni konuğunu değil bizim yolumuzu da
gözlüyor olabilir mi?
8.
Gökyüzü
ne masmavidir ne de bulut griliğine kesmiş. Güneş şuradadır diyemesek de
parıldayan bir ışık vardır hiç olmazsa. Sabah nereden merhaba der, günbatımı ne
yöndedir öğrenebilir miyiz resimden? Zordur kestirmek, çünkü kayık ne zaman
yanaşmaktadır adaya, tahmin bile edemeyiz, somut bilgi peşinde koşarken şunu
fark ederiz şaşkınlıkla: Eğer göz yanılsaması değilse, gökyüzü adanın, giderek
tam servilerin üzerinde daha aydınlıktır. Güneş adanın üzerinden gösterdi
gösterecektir kendini.
9.
Servilerin
altında, adanın derinliğinde ne vardır sorusu düşer akla. Geçtiğimiz yere
dönelim, gerçekten mezarlar mı vardır o kesif karanlıkta? Cevap gelmez
resimden, suskundur serviler, sadece karanlıktır önümüzdeki, bilinmez olanın
kopkoyu suskunluğu.
10.
Sol
arkada beliren kaya sütunu olmasa, ada gördüğümüzden ibarettir diyebiliriz. Ama
o, sadece o sütun resmin ters yüzünde saklanan, sadece adaya çıkıp karanlığın
içine dalanlara kendini faş eden bir şeyler daha olabileceğini sezdirir. Adanın
ters yönünde bir şeyler olmalı duygusuna kapılırız birden, bizden gizlenen,
asla öğrenemeyeceğimiz, hep gizli kalacak, sadece konuğun öğreneceği, kim
bilir, öğrenince mutlu olacağı bir şey.
11.
Ada
rüzgârdan bile azade, kıpırtısız dikildiğine göre, unutulmaz arabesk klasiğinin
sorusunu yinelemenin zamanıdır şimdi: Bu gidişin bir dönüşü olacak mı? Dönüş
mümkünse eğer, resmin elyordamıyla çözülen denklemine kefaret ve yenidendoğum
gibi yeni bileşenler de dâhil olacaktır. Doğal olarak bunların peşi sıra
Tarancı’nın dizesini de sürükleyerek: Öldük ölümden bir şeyler umarak.