31 Aralık 2013 Salı

BİR KULÜBÜN ARTI DEĞER HESABINA DAİR

Yerel kimliği korumak düsturuyla yola çıkıp, tüm dünyada bu yolla sempati toplayan bir kulübün gelip dayandığı nokta: Yıprandığı için sökülmüş çimleri paketleyip dünyanın dört bir yanından gelen turistlere, hem de müthiş fiyatlarla satmak. Bunun yanına yerleştirebileceğim tek satış, müteveffa Berlin Duvarı’ndan artakalan taş parçalarının o duvarı hiç görmemiş, elini bile sürmemişlere, yıllar sonra bile hatıra nesnesi olarak satılmasıdır.
fotoğraf: yekta majiskül
Beri yandan, mabet denilen, tüm dünyaya bu kimlikle tanıtılan stadın ön yüzünde, kulüp armasından da büyük, devasa bir uluslararası havayolu şirketi logosu. Hemen yanında, stat kapılarının üzerinde sponsor şirket adları, kulüple eşdeğer tutulan.
fotoğraf: yekta majiskül
Ve elbette, hemen orada, tam bu kulübe layık, üçüncü dünya vatandaşlarıyla aynı karede fotoğraf çektirmeyi bile kendilerine hakaret sayan sempatizanlar!
Çıkış noktasıyla burası arasındaki uzun yol, doğal olarak, para desteğiyle nasıl da kısalıyor: kapitalizm bireyleri de kurumları da tornadan geçiriveriyor.

27 Aralık 2013 Cuma

LA SAGRADA FAMİLİA'NIN KOMŞULARINA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
La Sagrada Faimilia’yı seyre dalmak, tatlı bir sarhoşluk içinde tavaf etmek, aklın başa devşirildiği anlarda Gaudi’yi ve yapıda emeği geçen diğer sanatçıları düşünmek güzel, güzel olmasına da, bir de şunu düşünmek gerek: Yakında, pencereye çamaşır asıp kuruturken bile bazilikayı görenler, güneşin doğup batışını o devasa kulelerin ardından izleyenler, asıl onlar ne düşünürler bu yapıya dair?
fotoğraf: yekta majiskül

26 Aralık 2013 Perşembe

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 9

Sonunda kendini kaçarcasına surların dışına atacaksın, hançerende haykırışlarla. Nihayet yazının toprağına ayak bastığında belleğinde çiçekler açacak: yerde gördüğün her minik taş parçası geçmişinden bir hikâyeyi anlatacak sana.
fotoğraf: yekta majiskül

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 8

fotoğraf: yekta majiskül
Derken güneş doğacak, gece çiseleyen yağmurun toprakta kalan küçük bir kalıntısından, kendine bakan suretini göreceksin. O anda, orada bulunduğunun tek kanıtı olacak gördüğün titrek hayal. Neden diyeceksin kendi kendine, neden girmek istemiştim bu şehre, amacım neydi geçen gece surlara gelip dayandığımda, var mı bana unuttuklarımı, silinip giden geçmişimi anımsatacak?

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 7

fotoğraf: yekta majiskül
Bütün bir günü yürüyerek geçirdikten ve güneşi batırdıktan sonra, bir kez daha gece olduğunda, ancak o zaman toprağa ayak basabildiğin küçücük bir park bulacaksın. Etrafında sana yaklaşmamanı ihtar eden soğuk ışıklar, nemli zemine ayak basacak, gece göğünü görmeni engelleyen ağaçların yeşiline doğru kafanı kaldırmaya korkacaksın. Ama toprağı buldum ya diyeceksin içinden, işler yoluna girdi sayılır, şehir inadından vazgeçecek yavaş yavaş.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 6

fotoğraf: yekta majiskül
Şehrin göbeğinde bir yerden ayini haber veren çanların sesi gelirken kulağına, artık pes edeceksin: seni kabul etmemeye yeminli bir şehre girmek mümkün değildir diyeceksin ve ekleyeceksin hemen ardından, kimi şehirlerin içinde yaşayanlardan bağımsız, tamamen kendilerine has kaprisleri olur. Şehre boyun eğdiğini, girmek geri dursun, onun sana nüfuz etmesine razı olduğunu haykıracaksın altlarından geçip durduğun kemerlere doğru. Önüne çıkan insanlar haykırışını engellemeyecek, tıpkı yürüyüşünü engellemedikleri, hatta umursamadıkları gibi.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 5

fotoğraf: yekta majiskül
Sokaklar labirentinden kurtulabilmek için bir ihtiyarın peşine takılacaksın. Dehşet içinde dönenmeni, bir o yana bir bu yana sapmanı bir kenara bırakacaksın, adımlarını yavaşlatacaksın ve o ihtiyarın hızına uyacaksın. İçinde, derinlerde bir yerde çaresizlik çığlıkları yankılansa da, uyuşturucu bir huzur çökecek yürüyüşüne. Neden sonra aklın başına gelecek: o ihtiyarın da sen yaşlardayken şehre giremediğini, bu labirentte yıllar yılıdır ayaklarını sürüyerek çilesini doldurduğunu anlayacaksın.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 4

fotoğraf: yekta majiskül
Orada, yukarıda güneş parlayacak oysa, ben buradayım diyecek sana, şu boşu boşuna aşıp duvarlarını sokaklarına daldığın şehirde olmasan, dışarıda, yazının ferahlığında yayılıp kalsan, ne güzel ısıtırdım seni. Güneş sana böyle nispet yaparken, daracık sokağın tepesine kandil gibi asılmış olacak, silik bir umut verecek sana, yalan olduğunu hemen bildiğin.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 3

fotoğraf: yekta majiskül
Şehrin duvarlarını aşsan bile, girdiğin sokaklar labirentinde bir çabuk kaybolacaksın. Daracık sokakların sonu elini atsan değeceğin uzaklıkta olacak ama neye yarayacak sokağın sonunu bulman. Orada yol çatallanacak, ne sağ umut verecek sana ne de sol: gideceğin yere ulaşamayacak olduktan sonra şehre girmek anlamını yitirecek gözünde, o sokakların seni istemediğini, dışladığını, seni uzaklara tükürebilmek için dişlerini sıktığını hissedeceksin.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 2

fotoğraf: yekta majiskül
Gecenin kör bir saatinde duvarları aşmana izin verilecek. Sevinerek atılacaksın içeri, yüreğinde şehre girebilmenden dolayı mutluluk pırpırları. Ne yazık, bomboş sokaklar karşılayacak seni, kendi kendine insanlar nerde diye soracaksın, sonra yine kendin yanıt vereceksin, henüz uyuyor olmalılar herhalde, güneş doğmadan kim çıkar evinden. İyi de, neden çıkmasın insanlar evlerinden, şehir değil mi burası, güvenli, hırsızın uğursuzun duvarın dışında bırakıldığı yer. Bulduğun bulacağın şehrin nemrut yüzü olacak, şafak sökümüne ramak kala.

BİR ŞEHRE GİREMEMEK - 1

fotoğraf: yekta majiskül
Gece vakti, bir ortaçağ suruna gelip dayanacaksın. 
Kuşatmayla bile girilemeyen duvarların önünde çarnaçar dikilip bakacaksın, bakacak ve bir başına, o kunt duvarı aşmak için ne silaha ne de fermana sahip olduğunu, ancak birinin acımasıyla, lütfen buyur etmesiyle içeri girebileceğini sezeceksin.



13 Aralık 2013 Cuma

YİNE GÜZELLİĞE DAİR

İnsan güzelliğinin bir devlet politikası olarak dayatılması, yetmezmiş gibi, utanmazca, bu dayatmanın ırk saflığını da içeren bir formülle süslenmesi. Nasıl, “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” mu dediniz? İşte Nazi Almanyasında, bedensel güzelliğin saf ırkla buluşması:
Topluyaşamın tek ve tartışılmaz doğru olarak sundukları, hele siyasal iktidar tarafından pompalanıyorsa mutlaka şaşılık, hatta kimi zaman körlük yaratır. Şu afişe bakalım:
Klişeyi yineleyip aile – anne kutsaldır demek, çocuk temsillerinin uzaktan başını okşamak kolaydır, kişinin vicdanını rahatlatır, insanseverlikte kıdem aldırır. Ne yazık ki, aynı kişilerden oluşan toplum şunu, afişe falan değil, gerçek çocuklara yapabilmiş, bir de utanmazca görmezden gelmiştir:
Bu gaddarlığın akılcı bahanesi için başa dönelim: Toplama kampındaki zavallı çocukların büyümesine izin verilirse, ilerde ilk resimdeki diğer anlamıyla “zavallı”ya dönecekler ve kanı bozulmamışların oluşturduğu mükemmel toplumun güzelliğini bozacaklardır.

2 Aralık 2013 Pazartesi

UMMAMAYA DAİR

Beklemek ama gelmeyeceğini bilmek: umudun öldüğü an. Bakmak ama görememek: algının bile sönüşü. Ne kadın ne de fotoğraf için güzel sıfatı tereddütsüz kullanılabilir. Fakat bu fotoğrafa bir bakan bir daha bakmak zorunda hisseder kendini, hem de nerdeyse seksen yıldır. Çünkü gerçektir, doğrudur fotoğraf.

GÜZELLİĞE DAİR

Düşünsel altyapıdan, hele gündelik gerçeklerden koparılmış güzellik denli tehlikeli şey zor bulunur. Köleci Roma toplumundan XX. yüzyılın Avrupa faşizmine dek, tarihin hangi aşamasında salt güzellik övülmüş, bir de insan bedeni o güzelliğin timsali olarak öne sürülmüşse, herkes için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.
Salt güzelliğin parıltısı gözleri kamaştırırken, baygın gözlerle süzülen o görüntünün ardında kımıl kımıl kötülük kaynaşmaktadır. Işık saçan, çirkinlikten zerre nasibini almamış bir güzellik, ne gerçek olabilir ne de doğru. O güzellik, ancak başka şeyleri saklayan bir perde olabilir.

26 Kasım 2013 Salı

KÜTÜPHANEYE DAİR

Her şeyi bilmek gibi ham hayaller beri dursun, çok şey bilmek bile mümkün değil artık. Bir tık uzaktaki bilgi çöplüğünden gelenleri elemek, işte bu ustalık aldı bilgiye sahip olmanın yerini. Ya parmağında kâğıt kesiklerinden bir harita, soruların cevabının hangi cildin hangi faslında bulunduğunu şıp diye bilen ihtiyarın belleği, onu hangi arama motoruyla kıyaslamalı?

PENCERELERE DAİR

Erkekler için kahveye çıkma, kadınlar için kabul gününe gitme zorunluluğu ile sürekli on-line kalma hali nasıl da benzeşiyor: Reddettiğinde kılıbık ve burnubüyük olmakla ya da gerici olmakla suçlanırsın. İki suçlama da toplumdışı olmanın cezalandırılma yöntemleridir.
Unutmadan: Evrensel bilgisayar işletim sistemi olan Windows ile pencereler açarak dünyayla bağlantı kurmayı pencereye kurulup sokağı rasat eden acuze teyzelerin fiiliyle benzeştiren yok mu?


25 Kasım 2013 Pazartesi

HARABEYE DAİR

Harabe: kendini, hele içindekini savunamayan, tehlikeyi geçirgen kılan yapı. Dışardan bakan için tekinsiz görünür ama asıl sorun içerdeki içindir; içerdeki kendini güvende hissedemeyeceği için, harabe ev olarak varlık nedenini yitirmiştir.
Fotoğraf: yekta majiskül
Dışardan bakan için sorunun çetrefilli olduğu yer, harabenin haneberduşlar için yuva haline gelmesidir. Dışardan bakan, hane sahibi olmayı o zavallılara yakıştıramadığı, o ayrıcalığı sadece kendine özgü bir zenginlik olarak gördüğü için harabeye tekinsiz der.
Fotoğraf: yekta majiskül
Ya iki benzeri arasında kalan yapı yıkılırsa, çekilmiş dişin ardından kalan boşluk misali o yokluğa ne diyeceğiz? O da mı harabe?
Fotoğraf: yekta majiskül
Yapıdan artakalan molozun kaldırılıp götürüldüğü, göz önünden yok edildiği gün bir koku kalır ardında, birkaç gün içinde silinen. İşte o, yaşanmışın kokusudur: küflü, az ucundan rahatsız edici ama muhtemel inşaattan daha gerçek.

23 Kasım 2013 Cumartesi

YİNE SONBAHAR GÜZELLEMESİ

Her bir yaprağı değişik renge bürünmüş bir ağaca bakmak ve o renk ummanından oluşan yekpare güzelliğin sonbaharın gerçek kartviziti olduğunu fark etmek.
Fotoğraf: yekta majiskül
Sonbahar, can çekişme mevsimi değildir, kışın ölüm mevsimi olmadığı gibi. Daha çok uyku öncesi mahmurluk halidir sonbahar, gözkapakların çekitaşına döndüğünde hâlâ direnme ve henüz o anda rüya görmeye başlama mevsimidir.

UMMAYA DAİR

Bir an olur, uzaklaşmak ister insan. Nereye çıkacağını bilmediği bir sokakta, gece karanlığında yitip gitmek, görünmez olmak ister.
Fotoğraf: yekta majiskül
Kırklara karışmak mümkün değildir ne yazık ki: her sokak bir yere, çoğu zaman hiç istemediği yere götürür insanı.
Fotoğraf: yekta majiskül
Yine de, bir an için bile olsa, ummak güzeldir.

SONBAHAR GÜZELLEMESİ

En güzel elbisesini giymiş bir ağacın ardına gizlenmiş, diri mi diri başka bir ağacın altına girmek ve başının üzerinde tıpırdayan sağanak yağmurun sesini dinlemek.
Fotoğraf: yekta majiskül
Önündeki göletin yüzündeki suçiçeği misali kabarcıkları izlemek ve şehrin beton tekdüzeliğinden uzaktaki sonbaharların ne kadar güzel olduğunu düşünmek.
Fotoğraf: yekta majiskül

16 Kasım 2013 Cumartesi

YOLCULUK VE ALGIYA DAİR

Fotoğraf: yekta majiskül
Yolculuğun hız kavramından ayrı düşünülemez olması, hatta yavaş yolculuğun bir ahir zaman işkencesi olarak algılanması ve bunun kaçınılmaz sonucu: İçinden geçtiğimiz yerlerin gerçekliğinden kopuyor, sadece bir tablo olarak görüyoruz.
Resim: Caspar David Friedrich
İyi de, bir anlığına bizim olan bu imge, tablo olarak bile adlandırılmaya değer mi? Bir peyzaj ressamının eserini tamamlayabilmek için harcadığı emek, hatta yalnızca zamanı vermeye razı kaç kişi var aramızda?

15 Kasım 2013 Cuma

BÖCKLİN'DEN DOLAYI

1.
Nereye vereceğiz dikkatimizi? Konuklara mı, adaya mı, ikisi arasındaki muhtemel ilişkiye mi? Resim bize gelecek duygusundan yoksunluk çağrıştırıyorsa (elbette adının zorlayıcı baskısıyla), geçmişe, adanın hikâyesine odaklanmak en doğrusu olacak. Demiş ve karar vermişken fark edeceğiz ki adanın şu anını çözmek bile mümkünsüz olacak, değil geçmişine nüfuz etmek.


2.
Adının zıddına, alabildiğine huzur yüklüdür resim. Yas ile yeis arasında salınmak mümkündür ama isyan gelmez akla, ölülerini hatırlamaz bu resme bakan, belki hayale dalar kendi ölümüne dair: Resimden geleceğe dair çıkartılabilecek ne varsa, resme bakanın kendisinden doğar.


3.
Kayık yaklaşmakta, konukları getirmektedir adaya. Uzaktan mı gelmektedir konuklar, hemen çerçevenin dışında kalan, bir taş atımlık yoldan mı? Kalacaklar mıdır, dönecekler mi? Neden gelmektedirler? O ayakta dikilen siluet midir konuk, yoksa hemen önünde uzanmış ak leke mi? Sorular soruları kovalar zihnimizde: Eğer bir ölü son uykusu için getiriliyorsa adaya, neden Batı kültürünün yas rengi siyah seçilmemiştir? Yok, ayakta dikilense konuk, neden saflığın, el değmemişliğin rengi beyaz seçilmiştir giyim için?


4.
Beri yandan, ıssız mıdır ada, neden kimse konuğu buyur etmemekte, en azından kayığın yanaşması için yardıma koşmamaktadır? Kayığın yanaşacağı rampa orada, yanaşılmaya amade beklemektedir oysa. Arkasındaki karanlığı, bilinemezliği gözardı edersek davetkâr olduğu bile söylenebilir. Vakur bir reveransla belini kırmış metrdotel misalidir eğimin yumuşaklığı. Üstelik bu ser verip sır vermeyen adada işlevini haykıran tek nokta giriştir: iki taşla sınırlarını ve görevini belirlemiş, konuğuna ilan etmiştir.


5.
Adada yaşayan, temizliğiyle ilgilenen var mıdır? İlk bakışta her yan temiz görünür. Ya da biz, bildiğimiz tanıdığımız mezarlıklardan yola çıkarak temiz olduğunu varsayarız. Oysa bakımsızdır ada, merkezden uzaklaştıkça insan eli değmemiş yerler dikkati çeker: Ne yazık ki taşların üzeri yosun bağlamıştır, sadece uzak ve dik yerlerde değil, hemen girişin sağında bile. Bu durumda, en azından, adada yaşayan varsa bile, bir kişinin sağa sola bakmakla görevli olmadığı sonucuna geliriz. Olsa olsa bir mezarlık bekçisi vardır adada. Pekiyi, var mıdır bekçi, gerekli midir böyle ummanın ortasındaki bir adada? Daha ötesi: Gerçekten bir mezarlık var mıdır bu adada?
6.
Orada, girişin sağında, beyaz bir leke, hatta lekecik çarpar gözümüze. Mezartaşı mıdır? Belki bembeyaz keten örtülerle donatılmış bir şölen sofrasıdır, bir son durak lokantası. Hepsi değilse sunak taşıdır, ötedünyaya, duaları kabul ya da reddetmeye muktedir olana yakarmak için kullanılan. Yok, en başa dönelim, kayıkta getirilenin benzeridir tıpatıp eşi olmasa da, bu anlamda, geleni tek karşılayan, ona merhaba diyendir de. O ak leke dışında ada duyarsızdır konuğuna, ketum bekleyişini sürdürmektedir.


7.
Bu ada ölülerin getirildiği, bırakılıp dönüldüğü bir son ikâmetgâh ise, nerededir mezarlar? Servilerin iki yanında yükselen taş duvarlardaki galeri ağızları mıdır mezarların girişi? Adanın bizatihi kendisi, servileri kuşatan gövdesi midir ölülerin son dinlenme mekânı? Yok, eğer zemindeyse mezarlar, oyulmuş galeriler neden vardır? Hayal gücümüzü tamamen özgür bırakarak soralım: Ada o galerilerden bize bakıyor, sadece yeni konuğunu değil bizim yolumuzu da gözlüyor olabilir mi?


8.
Gökyüzü ne masmavidir ne de bulut griliğine kesmiş. Güneş şuradadır diyemesek de parıldayan bir ışık vardır hiç olmazsa. Sabah nereden merhaba der, günbatımı ne yöndedir öğrenebilir miyiz resimden? Zordur kestirmek, çünkü kayık ne zaman yanaşmaktadır adaya, tahmin bile edemeyiz, somut bilgi peşinde koşarken şunu fark ederiz şaşkınlıkla: Eğer göz yanılsaması değilse, gökyüzü adanın, giderek tam servilerin üzerinde daha aydınlıktır. Güneş adanın üzerinden gösterdi gösterecektir kendini.


9.
Servilerin altında, adanın derinliğinde ne vardır sorusu düşer akla. Geçtiğimiz yere dönelim, gerçekten mezarlar mı vardır o kesif karanlıkta? Cevap gelmez resimden, suskundur serviler, sadece karanlıktır önümüzdeki, bilinmez olanın kopkoyu suskunluğu.


10.
Sol arkada beliren kaya sütunu olmasa, ada gördüğümüzden ibarettir diyebiliriz. Ama o, sadece o sütun resmin ters yüzünde saklanan, sadece adaya çıkıp karanlığın içine dalanlara kendini faş eden bir şeyler daha olabileceğini sezdirir. Adanın ters yönünde bir şeyler olmalı duygusuna kapılırız birden, bizden gizlenen, asla öğrenemeyeceğimiz, hep gizli kalacak, sadece konuğun öğreneceği, kim bilir, öğrenince mutlu olacağı bir şey.

11.

Ada rüzgârdan bile azade, kıpırtısız dikildiğine göre, unutulmaz arabesk klasiğinin sorusunu yinelemenin zamanıdır şimdi: Bu gidişin bir dönüşü olacak mı? Dönüş mümkünse eğer, resmin elyordamıyla çözülen denklemine kefaret ve yenidendoğum gibi yeni bileşenler de dâhil olacaktır. Doğal olarak bunların peşi sıra Tarancı’nın dizesini de sürükleyerek: Öldük ölümden bir şeyler umarak.



YİNE DÜŞÜNMEYE DAİR


Sükûneti korumak, hatta miskinliğe vardırmak iyidir. Ve elbette, düşünmek çalışmaya içkindir.

GECİKMEDEN YENİ BİR GEZİ DEĞİNİSİ

Žižek’in öngördüğü gibi: Gezi ruhu zor yoluyla bastırma ya da sistemin sadaka kabilinden ödünleriyle tavsamadı. Kalkıştığı eylemle sarhoş olmuş isyancı kitlelerin kendi kendisine âşık olmasıyla var oluş anlamını yitirdi o “ruh”. Bir demler amatör kümede gol kralı olmuş göbekli ihtiyarların her hafta halı sahada toplanıp kalp krizinin eşiğinde top tepmeleri misali trajikomik bir durum: Herkes orada olduğunu, her şeyi kendi mensup olduğu grubun kotardığını ve (varsa eğer!) mirasın kendi hakkı olduğunu iddia ediyor.







29 Ekim 2013 Salı

İKİ RESİM ARASINDAKİ FARKLARA DAİR


İki resim arasındaki farkları bulma oyunu gibi: Sahip olduğun tek bir şey yokken bir şeyler elde etmeyi ummak başka bir durumdur, elde ettiklerini korumaya çalışırken yeni şeylerin ardına düşmek başka bir durum. Bu iki durum arasındaki fark, hepimizin katetmesi gereken yoldur.

Elbette coşku dolayısıyla bilinci kör etmemek kaydıyla.