Tanju Okan’ın, Ziya Osman Saba ile ülfeti var mıdır? O eskilerden esen rüzgârın kaynağı “babamın yırtık elbisesi” ise, neden olmasın. Çocukluğum şarkısı, Okan’ın evreni için anahtardır: Doyasıya ağlayamayan adam. Belki de bu yüzden hıçkırık yerine gülme sesi katmıştır şarkılarına: En acısından.
Kaybetmeye çocukluğundan meyilli.
Tarih erbabının “Âdem ejderhası” olarak betimlediği adam, Ulubatlı Hasan’dan çok Tanju Okan’dır; hele ağzından çıkan o yakıcı ses hesaba katıldığında… O dev bedenle uyumsuz, uygunsuz, sokak köpeği hüznünde bakışları vardır, hüzünlenmek için yağmuru gereksinmeyen.
Suç ve Ceza’da Marmeladov “süprüntülerin” nasıl aşağılandığını anlatır Raskolnikov’a. Marmeladov’un silah olarak alkolü kullandığı uzun sürmüş intiharından bir çizgi çekelim Tanju Okan’a: Marmeladov da şarkı söyler. Ne denli aşağılanırsa, o denli arınır günahlarından, o denli rahat ilerler ölümüne doğru.
Tanju Okan o denli hâkim değildir kendi yazgısına: Parkta yatmayı seslendirmiş ama yapmamış, yapamamıştır. Çünkü topluyaşam onun peşindedir; iyi şarkı söyler o, Marmeladov’un zıddına. Marmeladov evini, işini, ailesini terk edip samanlıkta yatarken, Okan parkta yatmanın şarkısını söyleyebilmiş, yazgısından ancak bunun iznini koparabilmiştir.
Şevket Uğurluel onun anısını yâd ettiği programda anlatmıştı: Birlikte çalıştıkları dönemde, alkolle hasbıhalini bırakıp provaya gelmez Okan. Uğurluel’in yarı yalvararak, “Bari şarkıya hangi notadan gireceğimizi çalışalım,” uyarısına yanıtı her daim aynıdır:
“Sen istediğin notadan gir, ben söylerim!”
Uğurluel’in hangi notadan girdiği önemli değildir gerçekten de. Ne nota, ne ritim, ne de melodi önemlidir Okan için. O yazgısında hâkim olabildiği tek şeyi yapmakta, şarkısını söylemektedir. Yaşamının geri kalanı da şarkı söylemesinin alegorisi gibidir: Topluyaşam en yanlış notadan girip en aksak ritimle ilerler, Okan acı dolu gülüşünü bozmaz.
Cemile Kutgün’ün tek omzunu açıkta bırakan tuvaleti yüzünden bir yıl TV ekranlarından uzaklaştırıldığı yıllar – Kutgün şimdiki zamanın Avşar’ı ya da Gülben’i ayarında bir ikon o demler; demem o ki, ceza büyük, denetim dehşet. Okan o TV ekranında sofrasını kurup rakısını içerek şarkısını söylemiştir.
İkiyüzlülüğün cisimleştiği an: Semiz, üstelik epeyi biçimsiz bir kadın omzuna tahammül gösteremeyen topluyaşam ahlakı bir şarkıcının alkolik olarak teşhirine izin verebilmiştir. O gün müzik dinlenmedi, hatta şarkıcı görülmedi bile; topluyaşam kendisinin yarattığı pornografik bir nesneye baktı.
Yanıtını çoktandır merak ettiğim soru: Tanju Okan’ın imgesi alkolikliğinin sonucu mu, yoksa, tam zıddına, Tanju Okan imgesi belasına mı alkolik oldu?
Onur, şeref, haysiyet, gurur, özsaygı… Bunlar tali önemde harf terkipleridir. Asal sorun, topluyaşamın dayattığı ahlaka karşıduran bir ahlakın üretilmesi, daha zoru, bu ahlakın sürdürülebilmesidir. Okan’ın iç buran yanı, bu savaşıma hiç kalkışmamış oluşudur. Suiistimali onu milletvekili adayı yapmaya dek kanırtan topluyaşama dur dememiş, buna yeltenmemiştir bile.
En fazlasından, “Öyle sarhoş olsam ki hiç uyanmasam” kolaycılığına kaçar, “her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam.”
Tanju Okan bir kadeh, bir cüsse, bir sestir topluyaşamın gözünde: Soytarı muamelesi yapılan Satyr. O kadehin içindeki sıvının derişimi, o cüssenin taşıdığı yürek, o sesin müstehzi acılığına bakılmadı nedense.
Diyalektik denen şey tam da bu: Topluyaşamın ona karşı kullandığı silah, Okan’ın zırhıdır aynı zamanda. Herkes onu beyaz bir kadeh gibi görürken, kapkara Şehr-i Amed suru gibi dikilmiştir. Vakur değil, küskün ve karanlık bir dikiliş: Gecekonduları süs olarak kabul eden binyıllık burç.
Gelip dayandığımız nokta şu: Ergüder Yoldaş gibi adaya kaçmak da var bu savaşın sonunda, tam şehrin ortasında, rehin alınmış bir heykel gibi dikilmek de. Tanju Okan yazgısının elinden alınmasına izin vermiş ama Niobe olmamıştır en azından.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder