Her
şeyi bilmek gibi ham hayaller beri dursun, çok şey bilmek bile mümkün değil
artık. Bir tık uzaktaki bilgi çöplüğünden gelenleri elemek, işte bu ustalık
aldı bilgiye sahip olmanın yerini. Ya parmağında kâğıt kesiklerinden bir
harita, soruların cevabının hangi cildin hangi faslında bulunduğunu şıp diye
bilen ihtiyarın belleği, onu hangi arama motoruyla kıyaslamalı?
26 Kasım 2013 Salı
PENCERELERE DAİR
Erkekler
için kahveye çıkma, kadınlar için kabul gününe gitme zorunluluğu ile sürekli
on-line kalma hali nasıl da benzeşiyor: Reddettiğinde kılıbık ve burnubüyük
olmakla ya da gerici olmakla suçlanırsın. İki suçlama da toplumdışı olmanın
cezalandırılma yöntemleridir.
Unutmadan:
Evrensel bilgisayar işletim sistemi olan Windows ile pencereler açarak dünyayla
bağlantı kurmayı pencereye kurulup sokağı rasat eden acuze teyzelerin fiiliyle
benzeştiren yok mu?
25 Kasım 2013 Pazartesi
HARABEYE DAİR
Harabe:
kendini, hele içindekini savunamayan, tehlikeyi geçirgen kılan yapı. Dışardan
bakan için tekinsiz görünür ama asıl sorun içerdeki içindir; içerdeki
kendini güvende hissedemeyeceği için, harabe ev olarak varlık nedenini
yitirmiştir.
Fotoğraf: yekta majiskül |
Dışardan
bakan için sorunun çetrefilli olduğu yer, harabenin haneberduşlar için yuva
haline gelmesidir. Dışardan bakan, hane sahibi olmayı o zavallılara
yakıştıramadığı, o ayrıcalığı sadece kendine özgü bir zenginlik olarak gördüğü
için harabeye tekinsiz der.
Fotoğraf: yekta majiskül |
Ya
iki benzeri arasında kalan yapı yıkılırsa, çekilmiş dişin ardından kalan
boşluk misali o yokluğa ne diyeceğiz? O da mı harabe?
Fotoğraf: yekta majiskül |
Yapıdan
artakalan molozun kaldırılıp götürüldüğü, göz önünden yok edildiği gün bir koku
kalır ardında, birkaç gün içinde silinen. İşte o, yaşanmışın kokusudur: küflü,
az ucundan rahatsız edici ama muhtemel inşaattan daha gerçek.
23 Kasım 2013 Cumartesi
YİNE SONBAHAR GÜZELLEMESİ
Her
bir yaprağı değişik renge bürünmüş bir ağaca bakmak ve o renk ummanından oluşan
yekpare güzelliğin sonbaharın gerçek kartviziti olduğunu fark etmek.
Fotoğraf: yekta majiskül |
Sonbahar,
can çekişme mevsimi değildir, kışın ölüm mevsimi olmadığı gibi. Daha çok uyku
öncesi mahmurluk halidir sonbahar, gözkapakların çekitaşına döndüğünde hâlâ
direnme ve henüz o anda rüya görmeye başlama mevsimidir.
UMMAYA DAİR
SONBAHAR GÜZELLEMESİ
En
güzel elbisesini giymiş bir ağacın ardına gizlenmiş, diri mi diri başka bir ağacın altına
girmek ve başının üzerinde tıpırdayan sağanak yağmurun sesini dinlemek.
Fotoğraf: yekta majiskül |
Önündeki göletin yüzündeki suçiçeği misali kabarcıkları izlemek ve
şehrin beton tekdüzeliğinden uzaktaki sonbaharların ne kadar güzel olduğunu
düşünmek.
Fotoğraf: yekta majiskül |
16 Kasım 2013 Cumartesi
YOLCULUK VE ALGIYA DAİR
![]() |
Fotoğraf: yekta majiskül |
Yolculuğun
hız kavramından ayrı düşünülemez olması, hatta yavaş yolculuğun bir ahir zaman
işkencesi olarak algılanması ve bunun kaçınılmaz sonucu: İçinden geçtiğimiz
yerlerin gerçekliğinden kopuyor, sadece bir tablo olarak görüyoruz.
![]() |
Resim: Caspar David Friedrich |
İyi
de, bir anlığına bizim olan bu imge, tablo olarak bile adlandırılmaya değer mi?
Bir peyzaj ressamının eserini tamamlayabilmek için harcadığı emek, hatta
yalnızca zamanı vermeye razı kaç kişi var aramızda?
15 Kasım 2013 Cuma
BÖCKLİN'DEN DOLAYI
1.
Nereye
vereceğiz dikkatimizi? Konuklara mı, adaya mı, ikisi arasındaki muhtemel
ilişkiye mi? Resim bize gelecek duygusundan yoksunluk çağrıştırıyorsa (elbette
adının zorlayıcı baskısıyla), geçmişe, adanın hikâyesine odaklanmak en doğrusu
olacak. Demiş ve karar vermişken fark edeceğiz ki adanın şu anını çözmek bile
mümkünsüz olacak, değil geçmişine nüfuz etmek.
2.
Adının
zıddına, alabildiğine huzur yüklüdür resim. Yas ile yeis arasında salınmak
mümkündür ama isyan gelmez akla, ölülerini hatırlamaz bu resme bakan, belki
hayale dalar kendi ölümüne dair: Resimden geleceğe dair çıkartılabilecek ne
varsa, resme bakanın kendisinden doğar.
3.
Kayık
yaklaşmakta, konukları getirmektedir adaya. Uzaktan mı gelmektedir konuklar,
hemen çerçevenin dışında kalan, bir taş atımlık yoldan mı? Kalacaklar mıdır,
dönecekler mi? Neden gelmektedirler? O ayakta dikilen siluet midir konuk, yoksa
hemen önünde uzanmış ak leke mi? Sorular soruları kovalar zihnimizde: Eğer bir
ölü son uykusu için getiriliyorsa adaya, neden Batı kültürünün yas rengi siyah
seçilmemiştir? Yok, ayakta dikilense konuk, neden saflığın, el değmemişliğin
rengi beyaz seçilmiştir giyim için?
4.
Beri
yandan, ıssız mıdır ada, neden kimse konuğu buyur etmemekte, en azından kayığın
yanaşması için yardıma koşmamaktadır? Kayığın yanaşacağı rampa orada,
yanaşılmaya amade beklemektedir oysa. Arkasındaki karanlığı, bilinemezliği
gözardı edersek davetkâr olduğu bile söylenebilir. Vakur bir reveransla belini
kırmış metrdotel misalidir eğimin yumuşaklığı. Üstelik bu ser verip sır
vermeyen adada işlevini haykıran tek nokta giriştir: iki taşla sınırlarını ve
görevini belirlemiş, konuğuna ilan etmiştir.
5.
Adada
yaşayan, temizliğiyle ilgilenen var mıdır? İlk bakışta her yan temiz görünür.
Ya da biz, bildiğimiz tanıdığımız mezarlıklardan yola çıkarak temiz olduğunu
varsayarız. Oysa bakımsızdır ada, merkezden uzaklaştıkça insan eli değmemiş
yerler dikkati çeker: Ne yazık ki taşların üzeri yosun bağlamıştır, sadece uzak
ve dik yerlerde değil, hemen girişin sağında bile. Bu durumda, en azından, adada
yaşayan varsa bile, bir kişinin sağa sola bakmakla görevli olmadığı sonucuna
geliriz. Olsa olsa bir mezarlık bekçisi vardır adada. Pekiyi, var mıdır bekçi,
gerekli midir böyle ummanın ortasındaki bir adada? Daha ötesi: Gerçekten bir
mezarlık var mıdır bu adada?
6.
Orada,
girişin sağında, beyaz bir leke, hatta lekecik çarpar gözümüze. Mezartaşı
mıdır? Belki bembeyaz keten örtülerle donatılmış bir şölen sofrasıdır, bir son
durak lokantası. Hepsi değilse sunak taşıdır, ötedünyaya, duaları kabul ya da
reddetmeye muktedir olana yakarmak için kullanılan. Yok, en başa dönelim,
kayıkta getirilenin benzeridir tıpatıp eşi olmasa da, bu anlamda, geleni tek
karşılayan, ona merhaba diyendir de. O ak leke dışında ada duyarsızdır
konuğuna, ketum bekleyişini sürdürmektedir.
7.
Bu
ada ölülerin getirildiği, bırakılıp dönüldüğü bir son ikâmetgâh ise, nerededir
mezarlar? Servilerin iki yanında yükselen taş duvarlardaki galeri ağızları
mıdır mezarların girişi? Adanın bizatihi kendisi, servileri kuşatan gövdesi
midir ölülerin son dinlenme mekânı? Yok, eğer zemindeyse mezarlar, oyulmuş
galeriler neden vardır? Hayal gücümüzü tamamen özgür bırakarak soralım: Ada o
galerilerden bize bakıyor, sadece yeni konuğunu değil bizim yolumuzu da
gözlüyor olabilir mi?
8.
Gökyüzü
ne masmavidir ne de bulut griliğine kesmiş. Güneş şuradadır diyemesek de
parıldayan bir ışık vardır hiç olmazsa. Sabah nereden merhaba der, günbatımı ne
yöndedir öğrenebilir miyiz resimden? Zordur kestirmek, çünkü kayık ne zaman
yanaşmaktadır adaya, tahmin bile edemeyiz, somut bilgi peşinde koşarken şunu
fark ederiz şaşkınlıkla: Eğer göz yanılsaması değilse, gökyüzü adanın, giderek
tam servilerin üzerinde daha aydınlıktır. Güneş adanın üzerinden gösterdi
gösterecektir kendini.
9.
Servilerin
altında, adanın derinliğinde ne vardır sorusu düşer akla. Geçtiğimiz yere
dönelim, gerçekten mezarlar mı vardır o kesif karanlıkta? Cevap gelmez
resimden, suskundur serviler, sadece karanlıktır önümüzdeki, bilinmez olanın
kopkoyu suskunluğu.
10.
Sol
arkada beliren kaya sütunu olmasa, ada gördüğümüzden ibarettir diyebiliriz. Ama
o, sadece o sütun resmin ters yüzünde saklanan, sadece adaya çıkıp karanlığın
içine dalanlara kendini faş eden bir şeyler daha olabileceğini sezdirir. Adanın
ters yönünde bir şeyler olmalı duygusuna kapılırız birden, bizden gizlenen,
asla öğrenemeyeceğimiz, hep gizli kalacak, sadece konuğun öğreneceği, kim
bilir, öğrenince mutlu olacağı bir şey.
11.
Ada
rüzgârdan bile azade, kıpırtısız dikildiğine göre, unutulmaz arabesk klasiğinin
sorusunu yinelemenin zamanıdır şimdi: Bu gidişin bir dönüşü olacak mı? Dönüş
mümkünse eğer, resmin elyordamıyla çözülen denklemine kefaret ve yenidendoğum
gibi yeni bileşenler de dâhil olacaktır. Doğal olarak bunların peşi sıra
Tarancı’nın dizesini de sürükleyerek: Öldük ölümden bir şeyler umarak.
GECİKMEDEN YENİ BİR GEZİ DEĞİNİSİ
Žižek’in
öngördüğü gibi: Gezi ruhu zor yoluyla bastırma ya da sistemin sadaka kabilinden
ödünleriyle tavsamadı. Kalkıştığı eylemle sarhoş olmuş isyancı kitlelerin kendi
kendisine âşık olmasıyla var oluş anlamını yitirdi o “ruh”. Bir demler amatör
kümede gol kralı olmuş göbekli ihtiyarların her hafta halı sahada toplanıp kalp
krizinin eşiğinde top tepmeleri misali trajikomik bir durum: Herkes orada
olduğunu, her şeyi kendi mensup olduğu grubun kotardığını ve (varsa eğer!)
mirasın kendi hakkı olduğunu iddia ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)