22 Mart 2013 Cuma

HÂLÂ MEZARA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül

Küçük de olsa büyük de, her şehirde nasıl yaşadığını merak ettiğin bir ünlünün mezarı vardır. Koşup gidersin mezarının başına. Kimi nasıl bir mezarda yatacağını önceden kılı kırk yararak tasarlamış, kendine dair o son imgenin yapımını vasiyet etmiştir geride kalanlara. Kimini de geride kalanlar inşa etmiştir, ölene yakıştığını varsayarak. Sorun da tam burada başlar.

fotoğraf: yekta majiskül

21 Mart 2013 Perşembe

TAŞA DAİR

fotoğraf: yekta majiskül
Ne kadar tesviye etsen de, taşın sadece biçimidir değişen; taş taşlığından bir şey yitirmez.

17 Mart 2013 Pazar

KEFARETE DAİR


Hikâye, ilk bakışta alışıldık görünebilir: Bir kadın, zengin, hatta çok zengin ailenin varisiyle evlenir. Ailenin zenginliği, hazmedilmesi güç bir buluştan beslenmektedir. Kadının kayınpederi, insanlar kolay öldürülebilsinler diye daha seri ateş edebilen winchester tüfeklerini icat eden adamdır. Yanılmıyorsam, evlendiği sırada kadın için bunun zerre önemi yoktur: Lüks içinde yaşam, o yaşamın payandasını ölerek sağlayanlar için üzülerek sürdürülemez elbette.
Hikâye, biraz melodrama döner yavaşça: Aile üyeleri kısa aralıklarla Azrail’e teslim olurlar. Kadın önce kızını, sonra kocasını verir toprağa. İşte o günlerde, bu ölümlerin ailenin izini süren bir lanetin eseri olduğuna inanmaya başlar. Winchester tüfeklerinin öldürdüğü insanlar için üzüldüğüne dair bir belirti yoktur henüz – bu gerilimi uzatmanın anlamı yok, ileride de olmayacaktır.
Hikâye, kadının laneti defedecek bir kefaret aramasıyla yatak değiştirir: Kadın medyumlara danışır, aklı evvel bir medyum ölenlerin ruhlarını sakinleştirmesi için çok sayıda odadan mürekkep bir ev inşa etmesini önerir. Kadın geniş bir arazi alır, nasıl olsa ne paradan ne de zamandan yana sıkıntı çekmektedir. Büyük, bümbüyük bir evin inşasına girişir.
Hikâye, inşaatın bir türlü bitirilememesiyle yoldan çıkar: Kadın başlangıçtaki inşaat tasarılarını durmadan değiştirmekte, yenilemekte, hatta bozmaktadır. Ev değil, küçük odalardır inşa edilen. Başlangıçtaki tasarı, tıpkı kadının yarılan usu misali, mantık zincirlerinden boşanır, kendi üzerine kapanan bir karabasana dönüşür.
Hikâye, nihayet saçmanın doruklarına varır: Bu devasa, biçimsiz, düpedüz mantıksız yapı yapboz usulü sökülüp yeniden birleştirilebilen bir karışım olmuştur artık. Bir yere açılmayan kapılar, bir yere çıkmayan merdivenler, ölü noktalar ve tekinsiz boşluklarla Escher tablolarını fena halde andırmaya başlar yapı. Kadın da her gün ve gecesini bu dolambacın başka bir kuytusunda, ölülerle konuşarak geçirmektedir.
Hikâye, kadının ölümüyle son bulur, elbette inşaat da: Kadın kefaretini ödemiş midir, en azından biraz rahata erebilmiş midir bilemeyiz. Kadının ölümü ardından bu inşaatın ev mi, sanat eseri mi, ete kemiğe bürünmüş düpedüz çılgınlık mı olduğuna kimse kolayından karar veremez. Çözümü burayı ulusal kültür hazinesi ilan edip ziyaretçilere açmakta bulurlar.
Hikâyenin en inanılmaz yanı ise, tamamen gerçek oluşudur. Kadının adı Sarah Winchester’dir ve sözlüklerde kefaret maddesinin tam karşısında resmi bulundurulacak bir hanımefendidir. 

12 Mart 2013 Salı

YİNE MEZARA DAİR



Doğduğunda hazır bulunan kişilerin birer birer eksilmesi: Toprağın altına giren, doğaya geri dönen bedenler. Sadece anımsananlar, kimi gün iyi kimi gün kötü. Onları anımsamak geçmişe bağlar, mezarlarına gitmek yaşadığın yere: Mezarlığı yerleşmeyi seçenler kurar, göçebeler değil.

4 Mart 2013 Pazartesi

İN MEMORİAM


Türkiye’nin en büyük içselleştirme tasarısının zamandizinidir bu hikâye. Alt sınıfların elinden çalınmış bir ikonun kutsallık halesinden soyundurulup yeniden giydirilmesidir, ne yazık ki, kutsallığın sadece karikatürü olabilecek bir kardinal kisvesinde.







Son soru: Ne yaptığının, kendisine ne yapıldığının farkında mıydı?


ŞAİRE DAİR

fotoğraf: yekta majiskül


Şair sadece insana, doğaya, canlıya karşı duyarlı değildir. Eşyaya karşı da duyarlı olabilen, cansıza da canlıymış gibi bakabilen, nesnelerin tözüne nüfuz edebilen kişi şair sıfatını gerçekten hak edebilir. 

2 Mart 2013 Cumartesi

UTANCA DAİR


Bilinen son fotoğrafı bu, en tanınan suretlerinden biri de. Gırtlak vereminin son aşamasında, artık iyimserliği olanaksız kılan durumda bir adam. İlk gördüğümde, bu fotoğrafı neden çektirir insan, diye düşünmüştüm: Kendisinden bir anı bırakmak için mi geride kalanlara, neler çektiğinin kanıtı olsun diye? Yoksa kendisine bakıp yakın gelecekteki sonu kabullenmek için mi, yazgıyla artık mücadele etmemesi gerektiğinin kanıtı olsun diye?


Fotoğrafın hikâyesinin başka olduğunu, yine de hikâyenin içinde bir kanıtlama unsurunun bulunduğunu sonraları öğrendim. Fotoğrafın bizzat kendisi bir kanıttı: Malulen emekli maaşını alabilmek için hâlâ yaşadığını emekli olduğu kuruma bildirmek zorunda kalan bir adamın makineye bakışıydı bu, nasıl zorlandığı sıkılmış dudaklarından belli olan.


Nedir, bu fotoğrafın asıl vurucu öğesi dudaklar değil, gözlerdir. Nasıl bir sıfatla betimlemek gerekli bu gözleri: Öfkeli? Elemli? Hırçın? Hayıflanan? Bu sıfatları istediği denli çoğaltabilir fotoğrafa bakan, yapamayacağı, o bakışa olumlu bir sıfatı yakıştırabilmektir.


Bir de şu: Utanç da vardır bu gözlerde. Adam bu fotoğrafı çektirmekten, ölüm kapıyı çalmışken yaşadığını kanıtlamak zorunda kalmaktan dolayı utanmaktadır. Günümüzde yitip giden, nedendir bilinmez gurur adıyla yeniden vaftiz edilen kibrin altında ezilen utanç vardır o gözlerde. Oysa utanmak sadece gerekli değil zorunludur da, hele insanın kendi kendinden utanabilmesi!