30 Aralık 2011 Cuma

PESSOA'DAN DOLAYI

Tablo: José de Almada Negreiros - Retreto de Fernando Pessoa (1964)
kanvas üzerine yağlıboya
Centro de arte moderna, Lizbon
fotoğraf: yekta majiskül
Birden çok suret çıkarmanın yöntemi: Çıkarılacak suret sayısı kadar kâğıt alınır, alt alta dizilir, aralarına karbon kâğıdı yerleştirilir. En üstteki kâğıda kalın uçlu sabit kalemle yazılır. Eğer karbon kâğıtları çıkarılıp tek tek suretlere bakıldığında birbirinin eşi olan iki kâğıt bile bulunamıyor ise, us yarılmaya başlamış demektir. Eğer eşlenebilir olan kâğıtların sayısı çok ise, biraz gayret göstermek gerekmektedir.

Pessoa heykeli
Cafe Brasilia önü, Lizbon
fotoğraf: yekta majiskül
İstençle gizemlere bulanmış bir yaşamın ardından, her gelenin kolunu omzuna attığı taştan bir surete dönüşmek: Panayırlarda, cihan pehlivanının yanına kafasını koyup fotoğrafını çektirenlerin mutluluğuna payanda olmak!

Pessoa'nın tıraş takımları
Casa Fernando Pessoa, Lizbon
fotoğraf: yekta majiskül
Parşömene, kâğıda yazmak zaman yenilmeyi baştan kabullenmektir. Yazıyı taşa kazımak, sonlu ömrünü biraz uzatır yazının. Dilden dile aktarmak ise, yazıyı yazgının oyuncağı etmektir. Tüm bu seçeneklerden birini seçme uğraşı, şu sorunun yanıtıyla ilintilidir: Senin için ne diyeceklerinin, ölümden sonra anlamı olabilir mi?

Pessoa'nın gözlükleri
Casa Fernando Pessoa, Lizbon
fotoğraf: yekta majiskül
Yazının üzerine su dökülür, silinir gider yazı, öyle dayanıksızdır kimi zaman. Sonra kurur yazılan, silindiği yerden geri gelir. Eğer yazgının oyunu ise suyun damladığı yer, bu da günün bilmecesidir: Senin için ne diyeceklerinin, ölümden sonra anlamı olabilir mi?



16 Aralık 2011 Cuma

BİR KORSE VE JARTİYER ÖYKÜSÜ

Elime geçen ilk fotoğrafı: Bir kitabın kapağına basılı, silikleştirilmiş, bozuşturulmuş bir suret. Biraz büyük kulaklar, ince uzun burun, dökülmeye başlayan saçların genişlettiği alın, Kirk Douglas’tan kopyalanmış çene. Dudaklar: İstihza desem değil, bir garip büzülme; üst dudağın alt dudaktan kalınlığından kaynaklanan bakışımsızlık. Fakat hepsinden önce gözler: Az rastlanır küskünlükte bakan, umutsuz lekeler.
Nahit Sırrı Örik’in mutsuzluğu yüzünden fışkırır adeta.
Pek çok şeyden, en çok da bedeninden umutsuzluk: Nahit Sırrı kendisini ne denli çirkin, giderek yüzüne bakılmaz bulduğunu söyler mektuplarında. Oysa bir fotoğrafı daha var elimde: Uzun, nerdeyse soylu denebilecek bir yüz, mütecessis fakat olumlu bir bakış, mükemmel giyim. Kendine haksızlık etmişe benziyor.

Hâlbuki benim masalımın asıl kahramanı,
beli iki kat olmuş, gözlerinin fecri sönmüş
ve yüzünde buruşmadık yer kalmamış olan
bir ihtiyar kadın, bir acuzedir.
Ve masalım saadetle değil,
kanla, ölüm ve matemle bitecektir.
Onun için, her hikâyenin sonunda
neş’e ve bahtiyarlık bekleyip isteyenler,
benim bu masalımı hiç okumasınlar.

Nahit Sırrı 1915 – 1928 arasını yurtdışında geçirmiştir. Gerçek bir Rip van Winkle’dır o: Cumhuriyetin yarattığı kırılmayı günbegün yaşamamış, uzaklarda, uykuda geçirmiştir on üç yılını. Döndüğünde Dil Devrimi olup bitmiş, sadece harfler değil, Nahit Sırrı’nın konuşup yazdığı dil de ortadan kaldırılmıştır. Genelde aynı cümlede anılmakla birlikte, farklılıkları da vurgulanır; Abdülhak Şinasi Hisar ile Nahit Sırrı eskiyi, birbirlerinden değişik anlatırlar: Abdülhak Şinasi yitip gidene hayıflanırken Nahit Sırrı yeni gelene inanır ve dili döndüğünce savunur.
Nahit Sırrı’nın ilk çelişkisi burada düğümlenir: Dili dönmemektedir ne yazık ki! Abdülhak Şinasi tedavülden kalkanı tedavülden kalkmış bir dille söyler. Oysa Nahit Sırrı, ne eski ne de yeni, melezleme, yurtdışından da beslediği bir dille konuşmaya çalışmıştır. Bu nedenle Abdülhak Şinasi’nin dili işitilmiş, Nahit Sırrı’ya kulak veren olmamıştır. Reşat Feyzi, “Nahit Sırrı Bey’in başka bir lisanı var,” der, “bu lisana, ne romanda, ne hikâyede, bugün artık tesadüf edilmiyor.”
Kemalist devlet düzeneğine değişen ölçülerde bağlansalar da mutsuzluk paydasında birleşen, adab-ı muaşeretini, dilini teneffüs ettiği kültürel kodu terk etmeleri, giderek o kültürel koddan utanmaları gerektiği söylenen/buyrulan bir kuşağın içinde tektir Nahit Sırrı: Osmanlı’dan taşıdıkları ile yeni rejimi övmeye çalışmıştır.

Hâlbuki bu yeni vaziyet
kendisini etrafında da hiçbir yol olmayan
bir çöl ortasına atıyor.

Eski rejimden beslenmiş, savaş yıllarını yurtdışında geçirmiş, yeni rejimden nice sonra yurda dönmüş bir adamın dışlanışı mıdır Nahit Sırrı’nın yazı yaşamı? Hayır, Nahit Sırrı yurda döndüğünde devlet düzeneğine kapılanmış, yeni rejimden de beslenmiştir. Eski ve yeni rejimi doğrudan kıyasladığı da vaki değildir. Hatta yeni rejimi, eski rejimin artıklarına çok yüz vermekle suçladığı görülür yazılarında: Her devrin adamı olup sefirlikler kapan, yeni rejime komisyon adı altında kazıklar sokanları sevmez Nahit Sırrı, yeni rejime tam bağlılık yandaşıdır.
Kanlıca’nın Bir Yalısında adlı öyküsünde çizdiği resim aşikârdır: “Hariçten ve uzaktan muhteşem görünmekte devam eden bu cesim yalı, dışından pek belli olmamakla beraber içini kurtların tamamen yemiş oldukları nefis bir meyveye benziyor, o meyve gibi çöküp düşmeye hazırlanıyordu.”
Nahit Sırrı, eski rejimin ufalanıp gitmesini içeriden izleyebilenlerdir. Gündelik basında yazdığı saraylı portreleri onun Osmanlı saltanatına acıdığına kanıttır belki; nedir, o saltanatın miadını doldurduğunun da farkındadır. Andığım öyküde çizdiği Bahattin Molla tipi şüpheleri giderir niteliktedir: İmparatorluk simgesi olan mor cübbeyi giymiş, ayağına yine sultanlık remizi sarı ayakkabıları geçirmiş, fakat bunak, ara sıra akıl emaresi gösterse de ne dediğini bilmez bir ihtiyar. Tam bir çöküş dönemi Osmanlı anıştırması.
Sadece bu öyküsü değil, yeni rejimi öven Sönmeyen Ateş oyunu da görmezden gelinmiştir. Herkes onun yazısını dışlarken, öykülerini, dilini beğenen ender kişilerden biri, hemen hemen aynı yollardan geçen eski saray mabeyn başkâtibi Halit Ziya’dır. Açların halinden ancak açlar anlıyor, toklar duyarsız kalıyor, ideolojik olarak da!

Niçin yazıyorum?
Kimse bilmedikten,
kimse okumadıktan sonra neye yarar?

Yazı yaşamına Fransızca yazarak başlaması, dilinin bozukluğu, kullandığı Türkçe ile alay edilince Fransızca yazmaya dönme, hatta Fransızca metinlerini Türkiye’de bastırma çabası mı dışlanmasını nedeni? Yine değil, hep azımsasa ve şikâyet etse de Nahit Sırrı’nın yazısı basılmış, okuyucuya sunulmuştur. Gerçi bu sunum sorunludur, yazı üretiminin pek azı, üstelik gecikmeli olarak sunulmaktadır okuyucuya.
Bu nedenle, öykü ve romandan oyuna geçer, oradan tarih sohbetlerine, gezi yazılarına atlar, anılarını yazar, yazın kuramı üzerinde durur, yetinmez, 1953’de sadece üç fasikül çıkabilmiş 150 Yılın Türk Meşhurları Ansiklopedisi’ni yayımlamaya kalkışır. Nahit Sırrı’nın üretkenliğinin bir ucu grafomanlığı ise diğer ucu da okuyucuya ulaşma çabasıdır: Şiir dışında, nerdeyse her türü deneyen bir yazar.

Ancak bu sevilmesi imkânsız,
üşüten ve sanki iten bir güzellikti.

Nahit Sırrı’nın içinde yaşattığı gerilimin, kullandığı dille ilgisizliği bellidir; derdi yazmak değil, yazdığını okutabilmektir çünkü. 1950’de Samet Ağaoğlu’na “Müslüman olmasaydım intiharı düşünürdüm,” diye yazacak denli yeise kapılır çoğu zaman. Oynanacağından emin olduğu oyunlar, üstelik Devlet Tiyatroları’nca kabul görmesine karşın oynanmaz, kimi tefrikaları kitaplaşmak için on yıl bekler, her nasılsa okuyucuya ulaşanlar da ya sessizlik ya da alayla karşılanır.
Neden?
Neden, çok yalındır aslında. Nahit Sırrı, topluyaşam ahlakının “sapkın” olarak gördüğü bir cinsel kimliğe iyedir. Kayahan Özgül, onun hünsa olduğunu söyler. Nedir, özyaşamsal öykülerinde sünnetini anlatır Nahit Sırrı, erkek olarak yetiştirilmeye çabalanmıştır ailesince: Yine kendi yazdıklarına göre, diğer çocuklarla sınırlı ve hep gözetim altında bir araya getirilmiş, okula gönderilmeden evde eğitilmiş, askere alınmaması için yurtdışına gönderilmiş bir çocuktur o.

Çünkü tek başıma bebekle oynarım ve
 başka çocuklarla beraber oynanan
gürültülü oyunlar hakkında hiçbir fikrim yoktur.

Sonuç, kesin başarısızlıktır.
Özgül, onun erkek – kadın kimlikleri arasında gidip gelişlerini yazılarından izleyebilmiş, Ayşe Nesrin imzasıyla kadın sesinden yazılarını saptayabilmiş. Çağdaşları bu denli çalışmak zorunda kalmamışlar elbette: Yusuf Ziya Ortaç o hep zehirli diliyle, kırıtarak yürümesini sarakaya alan şiirler döktürmüş, yazısı kötülenirken kadın – erkek ilişkisini tanımadığı sürekli kanıt gösterilmiş, onunla arkadaşlık, hele yarenlik zinhar kaçılası bir eylem olarak yaftalanmış.
Keşke vebalı olsaydı, dokunulmaması gereken müstekreh bir varlık gibi davranılsaydı Nahit Sırrı’ya. Ne yazık ki, sadece bedenine değil ruhunun derinliklerine dek el uzatılır, kurcalanır Nahit Sırrı. Bir Ankara akşamında, kalabalığın ortasında, Ertuğrul Şevket parmağını onun paçasına takar, pantolonunu boydan boya yırtar. Bacaklarını, bedenini, değişik cinselliğini herkese sergilemek zorunda kalır Nahit Sırrı.
Topluyaşamın ilgilendiği de budur zaten: Onun yazısı değil kendisi, cinsel sapmasıdır önemsenen. Nahit Sırrı sirk hayvanı gibi dolaşsın, ona bakılsın, dalga geçilsin, budur önemli olan, yazısı değil.
Yaşamına değen, kısa uzun arkadaşlık kuranlar olmamış mıdır, olmuştur: Yaşar Nabi Nayır, Varlık belini doğrultana dek onunla ortaklık edecek, “dili eski” mazeretiyle kapıdışarı edecektir sonra. Ahmet Muhip Dıranas, Eve Düşen Yıldırım yüzünden bozulsa da Nahit Sırrı’ya, daha sadık, belki de cesur çıkacaktır. Nahit Sırrı’nın oyunlarını Devlet Tiyatroları’na kabul ettiren, gerektiğinde at gözlüklü yönetmenlere karşı savunan Dıranas olmuştur. Cesareti katmerlidir: Nahit Sırrı’ya bir şiirini ithaf etmiş, bunu yayımlatmayı göze alabilmiştir Dıranas – ölümünden sonra hatırası bu tehlikeli ilişkiden temizlenmiş, ithaf, kitabının yeni baskılarına alınmamıştır, o ayrı!

Bu sanki cinsiyeti olmayan bir mahlûkun vücuduydu
 ve iki cinsin de cazibe ve kudretlerinden mahrumdu.

Yazısı gözardı edilen Nahit Sırrı’ya sadece cinsel sapması biçilmiştir topluyaşamsal rol olarak: Tek yaşam hakkı o cenderenin içindedir. Ne güzel ki, savaşmıştır buna karşı. Sayılı mekânın dışına taşmayan kurgu evreninde, sürekli özyaşamsal göndermelerle yazısını kuran Nahit Sırrı, cinsel kimliğine dair tek satır yazmamıştır. Çizdiği güzel erkekler, Bir Dansöz öyküsündeki Batı usulü köçek karşı kanıt olarak kullanılabilir belki. Nedir, bu silik kanıtlar, eşlerini aldatanların, nemfomanların, giderek fücre yaklaşanların yanında boynu bükük kalır.
Kendisinde sapkınlıktan gayrısını göremeyen, görmek istemeyen topluyaşama karşı savaşımında tek yolu vardır Nahit Sırrı’nın: topluyaşam ahlakının ikiyüzlü yapısını deşifre etmek. Ender yazdığı mutluluk metinlerinde sıradanlaşırken, ahlaksızlıkları yazdığı metinlerde çalaklaşması, dilinin açılması, handiyse usta işi yazması bundan dolayıdır. Topluyaşamın bilinçaltında yaşayan irini, yine o topluyaşamın yüzüne püskürttüğünde yazar olur Nahit Sırrı, sair zamanda grafomandır.

Hiç de bir sanatkâr gibi düşünmüyorsun.
Şimdi kendimizden değil
 rollerimizden bahsediyoruz.

Nahit Sırrı’nın bir önemi varsa, bunun asıl nedeni, topluyaşamsal rollerine hapsolmuş kişileri çizebilmesindedir. Onun yazdığı ahlak cinayetleri ahlaka bağlılıktan işlenmez örneğin, ahlaka bağlı kalma mecburiyetinden işlenir; bu ikisi arasındaki farkı vurgulamaya özen göstermiştir. Eşi yüzünden kuru kerevet üzerinde kalanların dramını, cinsel bağlanmayla değil, evli rolüne bağlanmayla açıklar örneğin. Güzel öykülerinden birinde, gümrük muhafaza memuru Abdurrahman Efendi topluyaşamsal rolünü, üniformasını muhafaza edebilmek için suç işlemeyi, hatta ölümü göze alır. Neden olmasın, nasıl olsa o üniformayı giydiği gün gerçek Abdurrahman’ı öldürmüş, bir rol müsveddesi olarak yaşamıştır emekliliğine dek. Bu küçük memurun kendi yaşamı üzerindeki tasarrufudur ancak; gel gör ki, Yadigâr Resim’in Kâmran’ı oğlunun ölümü pahasına zengin rolü oynamayı sürdürür.
Bunlar ahlak düşkünlüğü portreleri değil, topluyaşam tarafından bir role sıkıştırılan bireylerin seçimsizlikleridir. Seçmeye kalkıştıklarında başlarına neler geleceğini Kıskanmak’ta yazar Nahit Sırrı.
Seniha’nın eylemi Halit’e yönelmekle birlikte, topluyaşama, topluyaşamın ahlaki değerler silsilesine de yönelmiştir. Sonuçta gelip dayandığı kesif başarısızlık, Halit’in erişilmezliğinden değil, kalkıştığı eylemin topluyaşamın ahlak duvarına toslamasındandır.
Şu soru yanıtsız kalacak sanırım: Savaşımında başarısız olacağı ilk anda belirlendiğine, sınırları çizilmiş topluyaşamsal rolün dışında devinmesi engellendiğine, hilkat garibesi olarak belgelenip tecrit edildiğine göre, neden yazdı Nahit Sırrı? Neden ötekilere ulaşmak için bu denli çaba gösterdi? Bir Heykeltıraş öyküsündeki meczupta gizli olabilir yanıt: “Ben heykellerimin hiçbirini yapmadım!” diyen sanatçıyı anlayamaz, olumlayamaz Nahit Sırrı. O heykelini yapmak, tükürüğe boğulsa da sunmak zorunda duyumsuyordu kendini. Fakat, bu zorunluluğun saiki meçhul olarak kalacak benim için.

Fakat insan kendi kalbini bilemezken
bir yabancı kalbin a’mâkını nasıl görebilir
ve bu derinliklerde ne sezebilir?

Yaşlı bir akrabasından kalan korsenin “tedkik ve tecrübe edildiğini” acı acı anlatır Nahit Sırrı, Eski Zaman Kadınları Arasında’da. Sanırım ölümünden sonra reva görüleceği muameleyi, yaşadıklarından sezmiş olacak. Onu eski, yıpranmış, kullanım değerini yitirmiş bir korse olarak görmek, sözcüğün yan anlamını da içeren “antika” sıfatına layık bulmak, çağdaşlarının uyguladığı tecridin bir devamı, riyanın tabasbusa vardığı andır.
Nahit Sırrı değildir korse, hepimizi kuşatan topluyaşamdır.



5 Aralık 2011 Pazartesi

HUGO ve ZAMAN ÜZERİNE DÜŞÜNME

I.
Hugo’nun amcası zamanın ölçülmesi üzerine bilgi verir yeğenine: saatler dakikalara, dakikalar saniyelere bölünür. Perdeden dışarı taşan tüm o düzenekler, zemberekler ve çarklar, insanın kendi yarattığı zaman mevhumuna tapmasının simgeleridir. İnsan yapısı mekanik kurgulara, zaman gibi bir kavramı hapsetmek: Bu bizim en büyük yanılgımız.
İnsanın yarattığı zaman mevhumunun tözünde, önceden belirlenebilme ve hesaplanabilme yatar; önemli olan nedenler ve sonuçları birbirine bağlayabilen bir zaman mevhumu oluşturabilmektir. Bu mevhum yalnızca çalışma, ama kapitalizmin belirlediği anlamda çalışma için geçerlidir. Kendi kendimize yarattığımız bu zaman mevhumu olmadan, herhangi bir “mesleği” icra etmemiz olanaksızdır.
Hugo’da düşgücünün koçbaşı olarak sunulan Meliés de, çarklara bağlanmış zamanın esiri değil miydi? O kısacık filmlerini bile belli sürelerde başlayıp bitirmek zorundaydı; hem çekim hem de sunum aşamalarında: Bugün de hâlâ, bir filmin süresi “olması gerekenden” uzun bulunduğunda gösterime çıkması güçtür.
II.
Tarkovski, sinema anlayışını anlattığı kitabına Mühürlenmiş Zaman adını koymuştur. Zaman konusuna bu denli önem vermesi yalnızca sinema anlayışıyla sınırlı kalmaz Tarkovski’nin, zamanın anlamı üzerine daima kafa yoran bir düşünürdür de o. Tarkovski kısa süren ömrü boyunca, hesaplanan zamanın dışında ama algılanan zamanın peşinde dolanmıştır.
Kurban filminden bir görüntü: Kim bu ağaca, yarım saat boyunca dayanmak amacıyla yaklaşır?

Ya da Ayna filminden: Kim bu çayıra on beş dakika bakmak amacıyla o çite oturur?

Öyleyse, neden gündelik yaşamımızdaki diğer tüm yapıp etmelerimizi mekanik biçimde önceden belirlenen sürelere bağlıyoruz? Neden başlangıç ve bitiş noktalarının (eğer yaşamda bu noktaları saptamak gibi bir amacımız varsa!) arasını sadece kendi zaman algımızla doldurmuyoruz?
Yaşamın, çarkların birbiri içine geçmesi gibi önceden belirlenmiş olarak ilerlemesi fikri kime çekici gelebilir?
III.
Hesaba vurulabilir olmak, kapitalizmin ana fikridir.

2 Aralık 2011 Cuma

SFENKS VE HALİFE HÂKİM

erol özyiğit için
I.
Sfenks’in soruyu sorup beklemesi: Yazgı sorulanın elindedir artık, ömrünü ellerinin arasında tutmaktadır ve zihninden gayrı silahı kalmamıştır. Bilmecenin doğası gereği, soru bilinenden sorulmalıdır. Gaipten sormak, yazgıya karşı gelmek ve sorulanı sormadan mahkûm etmek olacaktır. Sfenks’in kozu, istense de doğru yanıtlanamayacak soruyu bulup sormaktır. Soru öyle bir inanca dairdir ki, sorulan doğru yanıtı vermektense ölümü yeğler. Çünkü verilecek doğru yanıt ömrü kurtarsa da, o ömür eskisine benzemez ve artık anlamını kökten değiştirmiş olacaktır. Bu bilinemez yenilikteki ömrü karşılamanın korkusu, ölümle yüzleşmekten bile dehşet vericidir. Sorulan, yanıtı bile bile yanlışı söyler.
II.
Sfenks’in Halife Hâkim’e sorusu şudur: “Tanrı olmak istiyor musun?” Hâkim ne yanıt verecektir bu soruya? Doğruyu söylese, evet dese, ömrünü geri kazanacaktır. Ne var ki, bu yaşamı sıradan bir ölümlü, son gününü bekleyen bir külçe, en kötüsü, Tanrı olmanın eşiğinden dönmüş ve faniliği aşmasına ramak kalmışlığını bilen, bunu hep anımsayan ve pişmanlık duyan bir insan olarak sürdürecektir. Tanrı olmak istediğini yadsısa, son nefesini Sfenks’e teslim edecektir. Hâkim, Tanrı olma isteğini saklamak, kendi Tanrısallığını başkalarının ağzından işitene dek beklemek zorundadır.
III.
Ordusunu delilerden kuran ve akıllıların düzenine son veren bir Halife: Hâkim. Tanrı olduğunu iddia eden adamın yumuşak karnı bu işte: Kim inanır bu deliye? Nedir, iddianın kanıtı da budur: Biraz olsun Tanrısallığı elde edememiş kim başarabilir bu isyanı? Hâkim, bir yanıyla, akıllılar düzenine soru yönelten Sfenks’tir de. “Zayıfsınız,” der akıllılar düzenine, “sizi yıkıyorum ve kendi çılgın Tanrısal düzenimi kuruyorum. Ne yapabilirsiniz?” Akıllılar düzeni için yanıt yoktur: Ya ellerinden tek şey gelmeyeceğini kabul edip intihar etmek ya da deliler ordusu ile savaşmayı kabul edip giderek çıldırmak ve o ordunun başkaldırmış bir parçasına dönüşmek.