30 Kasım 2011 Çarşamba

ÇÜRÜME

Çürümenin fotoğrafı dendiğinde, belleğime kazınan görüntü: “Hepimiz tehlikedeyiz!” dedikten sadece birkaç gün sonra öldürülen Pasolini. Çamura bulanmış bir beden. Canı bir anda çıkmasın, acı çeksin diye çabalanmış bir beden: Ceset. Koyu renk elbiselerde lekeler. Uzanmış ayaklarda yakışıksız, belki de ucuz, alt sınıflara özgü ayakkabılar. Sıyrılmış pantolon paçalarından görünen siyah çoraplar. Yüz biraz geride; o yüzün nasıl parçalandığını okuduklarımdan biliyorum.

Bu şiddet yüklü ölüm, tehlikede olduğunu bilen, o ölümle flört eden, ölümü çağıran bir adamın ölümüdür. Pasolini kendi çürüyüşünün âşığı olmuş, topluyaşamın ahlak kurallarına karşı çıkışını kendisine çevrilmiş bir silaha dönüştürmüştür. Beri yandan, o cesedin çevresini saranlar, polisler, gazeteciler, doktorlar ve uzaklardan seyre dalan kurukalabalık, onlar da bir başka çürüme biçimi değil midir?

KEŞİŞ SİMEON'UN DUASI

Direğinin tepesindeki Keşiş Simeon, Tanrı ile hasbıhalinde, bu kesintisiz fiilinde yalnızdır: güneşte, siste, yağmurda yalnızlık. Sadece Tanrı ve onun emrinde olduğuna inanılan doğa. Tanrı ve onun uzantısı olan doğa. Dua ve duanın gönderildiği yerden gelen tek yanıt, yine doğa.

22 Kasım 2011 Salı

ARGONAUTLAR VE NUH

Argonautlar yola koyulurken bir amaçları vardı: Altın Postun peşindeydi onlar. Maddi zenginlik uğruna yaşamı tehlikeye atmak. Kabul edilebilir takas mıdır, hangi terazi tartar bu denklemi?
Oysa Nuh yola koyulurken amacı yoktu: Yaşamını korumak değildir Nuh’un amacı; o, dünya üzerindeki yaşamı korumak üzere seçilmiş, inancı tarafından atanmış bir görevlidir. Nuh, manevi zenginlik peşinde bile değildir, inancı onun karaya ulaşacağını yazgılamıştır çünkü: Nuh denklemsizdir, tufan kültünün çavuşudur sadece.

FERHAT'IN ÇABASI

Aşk, Ferhat’ın dağları tek bir kazma ile delmeye çalışması mıdır? Yoksa, kenar mahalle boyacısının duvarda gördüğü resim yüzünden yemeden içmeden kesilmesi midir?
Ferhat, biraz olsun, başaracağı işin büyüklüğünden sarhoş değil midir; şehre taşıyacağı su, yüklendiği görevin azameti, bu işi tek başına başarması… bunlar, bir an olsun başını döndürmesin, bu hayal Şirin’in hayalinin yanı başına oturmasın, olacak iş midir?
Ya boyacı, o âşık olduğu suret heykel olsa, aşkını yine böyle koyu tonlara bular mıydı? Suretin biçimi, sanat ile zanaatın kesiştiği yerdedir – tıpkı Ferhat’ın mühendisliğinin isteği ile kesişmesi gibi: Her iki âşık da sevdiklerine kavuşabilseler, yakar kavururlar, tehlikelidir aşkları.
Önemsediği ne varsa yaşamda, tümünden vazgeçen, aşkı uğruna en istemediği yere, handiyse palyaçoluğa sürgün gidenler olmuştur. En azından kendi seçtikleri yerde dururlar: palyaçonun tek silahı mazlumiyetidir.
Ya orda duramaz, gönüllü sürgünden geri gönderilirse insan, kurban verdiklerini kabul etmezse toprak? Ferhat’ın getirdiği suyu istemezse şehir, mekruh bulursa? İşte o gün palyaçoya gülünmez.
Aşkın körleştiriciliği ile gururun körleştiriciliği kefeye konursa, eşit çekerler – en azından o anda ve o sırada. Sorun şudur: Aşktan sonra gözler açılabilir, acıtır fakat yeniden görmek mümkündür. Oysa gururun körlüğü mutlaktır, kimseye elletmediği bir aynada gözlediği suretinden gayrısına bakamaz olur insan. Geriye dönüşün olanaksız olduğu noktada, yerler değişir, suret gündelik yaşamda dolaşmaya, aynadaki kör onu izlemeye başlar. Ne yazık ki tek şey göremez bu izleyişte: El yordamı yok, göz yordamı yok, aşk yordamı yok…

11 Kasım 2011 Cuma

YEDİNCİ MÜHÜR'Ü DÜŞÜNMEK

Bergman’ın ölüm karşısındaki nerdeyse isyankâr, fakat sonradan mütevekkil sorgusu, şu temel sorudan doğuyor: Neden varız? Luthercilik kökeni elbette belirleyici Bergman’da, dolayısıyla, erken Hıristiyanlık metinlerinden gelen meselleri bir ortaçağ öyküsünde canlandırmak da kolay onun için. Nedir, temel soru, ortaçağda olduğu denli, belki daha çok geçerli bugün.
Ortaçağda Tanrı’ya inançsızlık sapmadır, insan kendisini inancı içinde anlamlandırabilir sadece. Ya bugün? Ortaçağ misali bir güvenle Tanrı’ya inanmak mümkün mü? Her şeyi önceden belirleyen ve sınav için kötülükle görevlendirdiği meleğini buraya yollayan bir Tanrı’ya?..
Böyle bakıldığında, Antonius Block ölümden korkan bir şövalye değildir sadece; o, XX. yüzyılın inançsız şüphecisinin XIV. yüzyılda devinen suretidir de. Yedinci Mühür’de gerçekliği sorgulanması gereken o kibirli soytarı – ölüm değil Antonius Block’tur: Ölümden kaçmak başka şeydir, Tanrı’yı sorgulamak başka şey!
Kıyas yoluyla kurulabilecek bir denklem var bu metinde: Block kendi ölümüyle yüzleşirken, içinden geçip gittiği topluyaşam da kendi ölümüyle – vebayla yüzleşir. Topluyaşam ölüm karşısından kendi kendisini suçlar, işlesin işlemesin, günahlarını anımsar ve kendi kendisine eziyet ederek ölümü uzak tutmaya çabalar. Topluyaşamın bedeni zırhlı, ruhu uyuşuk, sinir uçları cansızdır: Ölümün yerine ikame edilecek acının yaşamı sağlayabileceği inancındadır herkes.
Ya Block? O, ölüm karşısında Tanrı’yı suçlar: Karanlıkta duran, soruları yanıtsız bırakan ve kendisi adına savaşmış insanı terk eden bir Tanrı’yı sorgular Block. Ölüm korkusuyla yardıma çağrılan Tanrı, çağrıları yanıtsız bıraktığı için varlığı sorgulanır hale gelmiş olur.
Ortaçağa düşmüş bu XX. yüzyıl ajanı, şu önermeyi yapma şansını sunar: İnsan kendi özellikleriyle donatarak oluşturduğu bir Tanrı’ya inanamaz! Bu Tanrı ne denli insanlaşırsa o denli akıl sınırları içine çekilir ve o denli sorgulanabilir olur.
Bir de şu: Block Tanrı yolunda savaşmış ve ölümle yoldaş bir yolculuk yapmış iken ölmeyi neden bu denli korkutucu bulur? XX. yüzyıl muhasebecisinin kurnazlığı: Tanrı’ya hizmet, en azından uzun yaşamla takas edilemez mi?
Block Tanrı’yı değil ama ölümü tanır, onu kandırabilecek/iğfal edebilecek denli tanır. Kendi yaşamını değil ama başkasının yaşamını koruyabildiğinde ölümü yendiğine inanır, teslim olur, güle oynaya bu dünyadan uzaklaşır.
Toprak adamı, maddeci Jöns’ün dediği gibi: “Belki de gözün gördüğünden ötesi yoktur.” Jöns aklın sınırlarının cisimleşmiş hali, can sıkıntısının madde katılığındaki sureti olarak devinir. Beri yandan, tiyatrocu sanrılar görecek ve gördüklerine inanacak denli akıldan uzaktır. Bergman, akıl adamını değil gönül adamını ölümden muaf tutar – elbette şimdilik!
Şu eğretileme önemli sanırım: Kilise ressamı da gezici oyuncular da yaşama öykünür, insan yaşamını yeniden canlandırırlar – saikleri değişik olsa da. Tutkusunun denetimden kurtulmasıyla topluyaşamı etkisine alan din adamı da ölümden sonraki yaşamı yeniden canlandırır: Korkulması, geciktirilmesi, kaçınmak için bu yaşamda önlem alınması gereken bir yaşam. Oyun ve inanç birbirlerine dönüşürler, soytarının maskarası İsa’nın telden haçıyla aynı cümlede vazedilir.
İnsan ne kendi kendisini ne de inancını sorgulayabilecek denli cesurdur, meğerki ölümle yüz yüze gelsin. Block ölümü aşkın bir iktidar olarak görmez, Tanrı’yı bile gör(e)memiştir, bu yüzden dünya yüzündeki oyunu bırakıp sırat köprüsünde oyuna girişir: Kendi kendisine, sınamayacak denli güvenir.
Yanlış anlama şu: İsa son anında, ölümle yüz yüze gelmişken, “Neden Beni yalnız bıraktın?” diye seslenir Tanrı’ya. O, babasına sitem eden bir çocuktur. Block yanıt bekler, akranıyla körebe ya da saklambaç oynar gibidir. Block inançlı değil, mütekabiliyet meraklısı bireydir. Bu yüzden, ölümün kör karanlığıyla Tanrı’nın suskunluğunu eşler ve sunar. Nedir, ölümün iktidarına çomak soktuğunda, yaşamın sonu sanıldığının zıddına karanlık değildir – bir başka oyunla uzaklaşır bu yaşamdan.

Block Tanrı’yı kendi dilinden konuşmak zorunda bırakamaz belki, ne var ki, ölümü yener en azından.