Aşk, Ferhat’ın dağları tek bir kazma ile delmeye çalışması mıdır? Yoksa, kenar mahalle boyacısının duvarda gördüğü resim yüzünden yemeden içmeden kesilmesi midir?
Ferhat, biraz olsun, başaracağı işin büyüklüğünden sarhoş değil midir; şehre taşıyacağı su, yüklendiği görevin azameti, bu işi tek başına başarması… bunlar, bir an olsun başını döndürmesin, bu hayal Şirin’in hayalinin yanı başına oturmasın, olacak iş midir?
Ya boyacı, o âşık olduğu suret heykel olsa, aşkını yine böyle koyu tonlara bular mıydı? Suretin biçimi, sanat ile zanaatın kesiştiği yerdedir – tıpkı Ferhat’ın mühendisliğinin isteği ile kesişmesi gibi: Her iki âşık da sevdiklerine kavuşabilseler, yakar kavururlar, tehlikelidir aşkları.
Önemsediği ne varsa yaşamda, tümünden vazgeçen, aşkı uğruna en istemediği yere, handiyse palyaçoluğa sürgün gidenler olmuştur. En azından kendi seçtikleri yerde dururlar: palyaçonun tek silahı mazlumiyetidir.
Ya orda duramaz, gönüllü sürgünden geri gönderilirse insan, kurban verdiklerini kabul etmezse toprak? Ferhat’ın getirdiği suyu istemezse şehir, mekruh bulursa? İşte o gün palyaçoya gülünmez.
Aşkın körleştiriciliği ile gururun körleştiriciliği kefeye konursa, eşit çekerler – en azından o anda ve o sırada. Sorun şudur: Aşktan sonra gözler açılabilir, acıtır fakat yeniden görmek mümkündür. Oysa gururun körlüğü mutlaktır, kimseye elletmediği bir aynada gözlediği suretinden gayrısına bakamaz olur insan. Geriye dönüşün olanaksız olduğu noktada, yerler değişir, suret gündelik yaşamda dolaşmaya, aynadaki kör onu izlemeye başlar. Ne yazık ki tek şey göremez bu izleyişte: El yordamı yok, göz yordamı yok, aşk yordamı yok…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder